27 Haziran 2007 Çarşamba

2.Gün

Ertesi gün konu bir yemek sofrasında devam eder


SABRİ: Arkadaşlar bütün gece düşündüm, hala cevaplayamadığım
bir soru buldum. Tamam herşey beyinde algılanıyor ama
dışarıda da bunların asılları aynen benim gördüğüm şekilde
olmalı, eğer olmasaydı seninle konuşabilir miydik? Benim
söylediklerimi nasıl anlıyorsun? Demek ki karşmda başka
insanlar var ve onlarla ortak dili konuşup ortak tatları
alıyoruz. Mesela yemek hepimize aynı tadı verdi, salatadaki
limon hepimiz için ekşiydi, demek ki dışarıda herkesin
yediği ortak bir yemek lezzeti, ortak bir limon tadı
var. Veya fabrikaya gittiğimde işçiler orada çalışyorlar
ve onların işbölümü ile ürettikleri malları biz satıyoruz.
Ben muhatap olmasam da dışarıda bu dünya aynen var.
Öyle değil mi?


MURAT: Sabri Bey bunu sorduğunuz iyi oldu, böylece
dün konuştuğumuz şeyleri hatırlama imkanı bulduk. Şimdi
baştan başlayıp adım adım gidelim. Birincisi bizim dünya
dediğimiz bütün görüntü, ses, koku, tat ve her türlü
hissin beyinde olduğunu dün bilimsel olarak ortaya koymuştuk
ve siz de kabul etmiştiniz öyle değil mi?



SABRİ: Doğru!


MURAT: O zaman beni nerede görüyorsunuz?


SABRİ: Beynimde.


MURAT: Peki ya sesimi nerede duyuyorsunuz?



SABRİ: Beynimde�


MURAT: Bu oda, odadaki eşyalar, Sibel ve Tolga'ya
ait ses ve görüntüler nerede oluşuyor?


SABRİ: Onlar da beynimde ama�


MURAT: Yediğiniz limonun ekşi tadını nerede
hissediyorsunuz?



SABRİ: Tamam anladım o da ve siz de beynimin
içindesiniz!


MURAT: Aynı şekilde eviniz, aileniz, işyeriniz,
işçileriniz, ürettiğiniz mallar, seyrettiğiniz televizyon,
gittiğiniz bir ülke, onların konuştuğu yabancı dil ve
bunlara ait her türlü bilgi ve bunların arasında kıyas
yapmanızı sağlayan hafıza da beyninizde değil mi?


Bakın bu önemli gerçekle ilgili Bertrand Russell ve
L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri
şöyledir: "� örneğin bir limonun gerçekten var olup
olmadığı ve nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz ve
incelenemez. Limon, sadece dille anlaşlan tat, burunla
duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir
ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve
yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla
bilemez."6


SİBEL: O halde bir yiyeceği tattığımızda bir
başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda
başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız
ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Böyle
söyleyebilir miyiz?



MURAT: Evet Sibel. Çok doğru ifade ettin. Ünlü
bilim adamı Lincoln Barnett de bu konuyu tam olarak
şöyle ifade ediyor: "Hiç kimse kendisinin kırmızıyı
ya da do notasını duyuşunun başka bir insanınki ile
aynı olup olmadığını bilemez."7
Biz ancak duyu organlarımızın bize ilettiği kadarını
bilebiliriz. Çünkü dışmızdaki somut gerçekliğe doğrudan
ulaşmamız mümkün değildir. Onu da yorumlayan beyindir.
Aslına hiçbir koşulda ulaşamayız. Dolayısıyla aynı şeyden
söz ettiğimizi düşündüğümüzde dahi, aslında herkesin
beyni farklı bir şey algılıyor olabilir. Bunun sebebi
algılanan şeyin algılayana bağlı oluşudur.


İşte görüyorsunuz, her an sadece algılardan oluşmuşbir
görüntüyü seyrettiğimiz, dışmızdaki nesnelerin asıllarıyla
hiçbir şekilde muhatap olamadığımız konusunda yapılacak
bir itiraz veya getirilecek aksi bir delil yoktur. Bu
aşamadan sonra insanın bunu kabul etmesini engelleyen
şeyler samimi şüpheler değil, önyargı, dünyaya bağlılık,
hırslar gibi kişisel sorunlardır.



SABRİ: Biraz düşünmem lazım!



SİBEL: Dünden beri bu konuyu düşünüyorum. Aklımda
hiç şüphe kalmadı ama insanın alışması biraz zor oluyor;
çünkü gördüğüm şeylerdeki sonsuz sayıdaki ayrıntı dikkatimi
dağıtıyor. Murat, bir soru da ben sormak istiyorum.
Bu mükemmel görüntüler nereden geliyor? Gerçi cevabını
tahmin ediyorum ama sen anlatırsan daha iyi olur.


TOLGA: Ben daha önce bir şey eklemek istiyorum.
Dün gece Murat'ın anlattığı konularla ilgili çok sayıda
kitaba baktım. Ayrıca internette de uzun bir vakit geçirdim.
Sabaha kadar bu konuyu araştırdım. Aslında senin de
söylediğin gibi Eflatun'dan Muhyiddin Arabi'ye, Immanuel
Kant'tan George Berkeley'e kadar düşünürlerin büyük
bir kısmı bu konuyu bir şekilde anlamışve anlatmış.
Ancak yaşadıkları dönemin koşulları ve karşt görüşlerin
baskısı, konunun tam olarak anlaşlmasını ve yaygınlaşmasını
engellemiş. Bir kısmı da keşfettikleri şeyi yanlışdeğerlendirmişler.
Ben bunları inceledikten sonra, bu konuyu yabancı kaynaklarda
biyoloji, fizik ve anatomi açısından da araştırdım ve
herşeyin algıda anlam kazandığı ve beynimizdeki bir
görüntüyü seyrettiğimiz konusunda hiç şüphem kalmadı.












Buraya kadar anlatılan gerçekler
ortaya koymaktadır ki insan yaşamı boyunca muhatap
olduğu herşeyi aslında beyninde görmektedir. Örneğin
bir gökdelenin 20. katından pencereyi açıp dışarı
baktığınızda gözünüzün önünde duran tüm şehir,
binalar, insanlar, iş yerleri, arabalar, caddeler,
sokaklar, gökyüzü, deniz, burada saydığımız ve
sayamadığımız herşey aslında yalnızca ve yalnızca
beyinde algılanan bir görüntüden ibarettir.





MURAT: Tolga, çalışman için seni kutlarım. Maddenin
bir algılar bütünü olması gerçeğini yarım anlayanlar;
"Bu bir idealizmdir, bilinen eski bir felsefedir." diyerek
konuyu geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Oysa bu, geçiştirilecek
bir konu değildir. Bütün insanlık için ehemmiyeti çok
büyük olan fevkalade önemli bir gerçektir. Senin de
söylediğin gibi bu konu ne düşünce dünyasında ne de
bilim dünyasında yeni bir konu değil. Bilimin henüz
çok fazla gelişmediği çağlarda da düşünen bazı bilinçli
kişiler bu konuyu ya ilahi kitaplar ve elçilerin yol
göstermesiyle ya da tefekkür yoluyla fark etmişlerdir.
Biraz önce de bazı düşünürlerden alıntılar yaptık zaten.



Felsefenin iki kolundan biri olan idealizm ve ilahi
dinlerde rastladığımız tasavvuf bu konuyla yakından
ilgilenmiştir. Ayrıca gelişen bilimle beraber fizik,
astronomi, atom fiziği, psikoloji, biyoloji, tıp gibi
bilimler ister istemez bu gerçeğin teknik yönlerini
ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden bu konunun insana yabancı
gelmesi, bu saydığımız konulara uzak olmasından kaynaklanmaktadır.
Halbuki bugün liselerdeki biyoloji derslerinde bile
algıların beyinde oluşması konusu etraflıca anlatılmaktadır.
Yani her insan okulda öğrendiği birkaç biyoloji bilgisiyle
bile bu gerçeği kavrayabilir.


TOLGA: Böyle çok bilinen bir konudan haberdar
olmamak inanılacak gibi değil! Bunu düşünmeyi engelleyen
insanların amaçlarını anlayamıyorum!


MURAT: Senin de söylediğin gibi, hem bu gerçeği
keşfeden kişilerin içinde bulundukları koşullar, hem
bu kişilerin büyük bir kısmının yaptığı yanlışyorumlar
ve en önemlisi insanların bu konuya karşolan tepkileri
bu konunun bütün dünya tarafından anlaşlmasını engellemiş.
Maddeci dünya görüşü bu gerçeği saklamak, yalanlamak,
engellemek için her türlü çareye başvurmuştur. Mesela
bu konuyu çok iyi anlamışbir filozof olan Berkeley,
döneminin en büyük düşünürü olmasına rağmen bu konudaki
çalışmalarına karş, Fransız materyalistleri başta olmak
üzere yoğun bir hakaret ve karalama kampanyası başlatılmış,
Berkeley deli olmakla bile suçlanmıştır ancak yazdığı
eserler birçok kişinin gerçeği görmesine de vesile olmuştur.


Ve bilmelisiniz ki bu gerçeği anlamak, yepyeni ve gerçek
bir hayata başlamak ve insanın hayata bakışaçısının
tamamen değişmesi demektir. Bu durumda maddeyi mutlak
gerçek zannettiren aldatıcı materyalist düşünceler ortadan
kalkar. Gerçek evrenin farkına varılır. Kişi ömrü boyunca,
bir algıdan ibaret olan görüntülerle hem eğitilir hem
de imtihan olur. Sonsuzluk, zamansızlık, kader gibi
konuların sırrı da bu gerçek içinde saklıdır.


SİBEL: Hem de çok büyük bir gerçek bu. Ama ben
hala merak ediyorum. Lütfen bu görüntülerin kaynağını
artık anlatır mısın bize?



MURAT: Evet, sıra Sibel'in sorusunda. İleride
çok daha detaylarına gireceğim ama ben baştan sana bildiğin
gerçeği söyleyeyim. Tüm bu görüntüleri bize izleten,
algılar içinde bir hayatı yaşatan Allah'tır. Bu, apaçık
bir gerçek. Ama Allah'ın sonsuz kudretini, herşeyi yoktan
var ettiğini anlatmadan önce size biraz daha detay vermek
istiyorum.


SİBEL: Evet, herşeyi Allah'ın bize izlettirdiği
benim de çok iyi kavradığım bir konuydu. Ama dediğin
gibi sen anlatacaklarına devam et. Sonra bu konuda benim
de söylemek isteyeceğim bazı şeyler olacak.


MURAT: Şu anda biliyoruz ki bizim hayat olarak
yaşadığımız herşey, gördüğümüz her görüntü, duyduğumuz
her ses beynimizde oluşuyor. Bizim dünya dediğimiz şey,
algılardan oluşan üç boyutlu bir görüntüdür. Dışarısı
ile yani maddi dünya ile doğrudan muhatap olduğumuza
dair bir bilgi, bir kanıt, bir ispat yok. O halde böyle
hayali bir dünyanın da bize hiçbir faydası yok. Ömrümüz
boyunca bize gösterilen görüntülerden başka bir şeyle
muhatap olamıyoruz. Mesela bakın televizyonda ünlü bir
sunucu var ve gazetecilerle röportaj yapıyor. Tolga,
bu durumu sen bize açıklayabilir misin?












Dışarıyla muhatap olmadan
yapay bir ortam oluşturulabileceğine dair en iyi
örneklerden biri hipnoz olayıdır. Telkinle hipnotize
edilen bir kişiyi sıcağın soğuk, tuzlunun tatlı
olduğuna inandırılabilir kendisinin o an stüdyoda
olduğu halde deniz kenarında tatilde olduğunu
sanmasını sağlayabilirsiniz.


TOLGA: Bu sunucu belki farkında değil ama aslında
o televizyona çıktığında kalabalığa karşşov yapmıyor,
beyninin içindeki görüntüye şov yapıyor, yani yaptığını
zannediyor. Basın toplantısı yaptığını zannederken aslında
beyninin içindeki basın mensubu görüntülerine basın
açıklaması yapıyor, yani yaptığını zannediyor. Mesela
bu sunucunun programını seyreden kişiler de, her biri
ayrı ayrı beyinlerinde sunucuyu görüyorlar. Sunucu da
kendi beynindeki salonda kalabalık bir halk görüntüsünü
görüyor. Onlara bir şey anlatmaya niyet ediyor. Halbuki
tüm bunlar, içi kapkaranlık olan beyninin içinde gerçekleşiyor.



MURAT: Tolga bu konuyu çok güzel ifade etti.
Ancak insan bu şekilde düşünmeye pek alışk değildir.
Bu nedenle daha bol örnek üzerinde konuşalım isterseniz.
En sevdiğiniz programlar hangi kanalda oluyor? Durun
diğer kanallara da bakalım.


TOLGA: Bakın burada da bir talk-show var! Daha
önce izlemişmiydiniz? Bu programda hep hipnoz gösterisi
yapıyorlar. Murat, bu hipnoz da bizim konumuzun içinde
değil mi?


MURAT: Neredeyse unutuyordum! Elbette, hipnoz
bu konunun daha iyi anlaşlmasına yardımcı olabilir.
Ekrandaki hipnozcuya bakın. Yaptığı telkinlerle, seyircilere
olmadık şeyler yaptırıyor. Bakın şu çocuk kendini ünlü
bir futbolcu, bütün minderleri de top olarak görüyor.
Şu bayan her tarafta lekeler görüyor ve elindeki bezle
onları silmeye çalışyor. Uzun boylu çocuk etrafında
gördüğü herkesi uzaydan gelmişbir yaratık zannediyor.












Halka açık bir hipnoz
seansında tüm izleyiciler hayretle hipnotize edilen
kişiyi izlerler. Bunun nedeni bu kişinin kendisine
telkin edilen ortama inanması ve ona göre davranmasıdır.
Örneğin kendisine ünlü bir futbolcu olduğu telkini
verildiğinde elindeki yastığın da aslında bir
top olduğu söylendiğinde bu telkin kişiye öylesine
inandırıcı gelmektedir ki yastıkla bir top gibi
oynamaya çalışmaktadır.


İşte siz de gördünüz. Rüya gibi, hipnoz esnasında da
kişiye verilen suni telkinlerle hiç olmayan bir dünya
inşa edip, hipnoz olmuşkişiyi bu dünyada yaşatmak mümkündür.



SİBEL: Doğru, şimdi bu çocuğa gidip "bunların
hepsi hayal, sana hipnoz yaptılar, aslında ne sen ünlü
bir futbolcusun ne de bu tekmelediğin şeyler top!" desek
çok negatif bir tepkiyle karşlaşabiliriz. Şu anda kalabalık
bir salondasın, yüze yakın kişi senin hipnoz seansını
izliyor desek, söylediklerimize kesinlikle inandıramayız.


MURAT: Evet haklısın, şimdi gelelim bugünün
konusuna, dün ve bugün, "Herşey algılardan oluşuyor
ve bunlar sonunda gelip beynin ilgili merkezine ulaşyorlar
ve biz de orada algıladığımız bu görüntülere bir anlam
veriyoruz" demiştik. Burada üç tane önemli soru var.
Birincisi, bütün bu işleri beyin mi yapıyor? İkincisi,
bu görüntüyü seyreden yani ben dediğimiz şeyin mahiyeti
nedir? Üçüncüsü de bu görüntülerin kaynağı ve bize gösterilmesinin
sebebi nedir?


TOLGA: Tabii ki bütün bu işleri beyin yapıyor.
Düşünsene, beynimiz olmasaydı ne görüntü kalırdı ne
de his!


SABRİ: Doğru söyledin.



MURAT: Yani sizce bu görüntüleri gören, hisseden,
gülen, ağlayan, vicdan, ahlak gibi daha sayısız manevi
değere sahip olan şey beyin midir? Beyin ortalama 1.5
kiloluk bir et parçası değil midir? Beynin maddi varlığının
gördüğümüz diğer nesnelerden bir farkı var mıdır? Bunları
bir düşünün. Beyin de kol gibi, bacak gibi bir görüntü
değil mi?


SİBEL: Haklısın. Bunu hiç düşünmemiştim!


SABRİ: Bir dakika sen ne demek istiyorsun! Yani
beyin de mi beynin içinde algılanan bir görüntü? O zaman
biz herşeyi nerede görüyoruz söyler misin?


MURAT: Şaşıracağınız bir konuyla bu sorunu açıklamaya
çalışacağım. Şimdi anlatacağım konuyu belki de ilk defa
duyacak olabilirsiniz. Biraz evvel nasıl gördüğümüzü
ve duyduğumuzu anlatırken kulağımıza gelen ses dalgalarının
sinirlerle bir elektrik sinyali olarak beyne iletildiğini
ve duyma işleminin beyinde gerçekleştiğini anlatmıştım.
Ancak tüm bunlardan daha dikkat çekici olan, beynin
içinde, tüm bu kusursuz işlemlerin sonucunda üç boyutlu
ve rengarenk görüntüyü gören, sesleri hiçbir kusur olmadan
duyan, yüzlerce farklı tadı birbirinden ayırt edebilen,
düşünebilen, hissedebilen, hesap yapabilen bir varlığın
bulunmasıdır. Beyin sadece gözden, kulaktan, burundan,
dilden, deriden gelen elektrik sinyallerini kendinde
toplar. Ancak beynin içinde bu sinyalleri yorumlayan,
yani görüntüyü gören bir başka varlık vardır. Bunları
beynindeki hücrelerin yaptığını söyleyemezsin değil
mi Sibel?



SİBEL: Tabii ki Murat, hücre dediğin şeyin gözü,
kulağı yok ki görsün, işitsin!












İnsanın beyni de karşısındaki
tüm bu görüntüler bütününe dahildir. kasaptan
aldığınız bir beyni düşünün; bunu da elinizde
tutar, gözünüzle görür ve duyu organlarınızla
tanırsınız. Aynı şey sizin beyniniz için de geçerlidir.
Üstelik beyin denilen bu et parçasının sevinmesi,
üzülmesi, kendisine ulaşan elektrik sinyallerini
yorumlaması, yüzlerce farklı sesi, kokuyu ve tadı
ayırd etmesi mümkün değildir.


MURAT: Evet, işte şaşırtıcı olan da budur. Bu
varlık göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan
duyan, gördüklerini işittiklerini idrak eden bir varlıktır.
Bilim adamları da bu konuda açıklamalar yapmışlardır
bugüne kadar. Örneğin R.L. Gregory isimli yazar bu konuyla
ilgili durumu şöyle açıklamıştır: "Gözlerin beyinde
resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim
söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde
bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte
bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini
görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,...
ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir.
Bu mümkün olamaz."8
Gördüğünüz gibi, bu yazar aslında durumu anlamışve açıkça
ifade etmiştir. Ama materyalist görüşleri nedeniyle
"içteki göz"ün kime ait olduğunu cevaplayamamışve gerçeği
baştan reddetmiştir. Karl Pribram da bilim ve felsefe
dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili
bu önemli arayışa dikkat çekmiştir: "Yunanlılardan beri,
filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın
içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı.
Ben -beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi
gerçekleştiren kim?" Assisi'li Aziz Francis'in de söylemişolduğu
gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur."9


Şimdi ben de size tekrar soruyorum, burada benim anlattıklarımı
dinleyen, gördüğü resimlerle, şemalarla ilgili detayları
soran, aklına takılan konulara cevap arayan bu şuur
�beyninizin içindeki hücreler ve algı merkezleri değilse-
kimdir?



TOLGA: Nasıl yani, beynimizde bizim söylediklerimizi,
sorularımızı dinleyen ve yorumlayan bizim bilmediğimiz
biri mi var?


MURAT: Sorduğun sorunun cevabı çok önemli Tolga.
Çünkü bugüne kadar yapılan incelemeler ve gözlemlerle
böyle bir merkeze, varlığa rastlanmamıştır dedim. O
halde insanın beyninde oluşan bu sesi, müziği, insan
konuşmasını dinleyen insanın şuurudur.


TOLGA: Şuur mu dediniz? Peki bu şuur beynimizin
içinde nerede?


MURAT: Şuur derken beyni oluşturan sinirler,
yağ tabakası, sinir hücrelerinden bahsetmiyorum. Bu
şuur, Allah'ın yarattığı ve insana vermişolduğu RUH�tur.
Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için
kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek
için beyne ihtiyaç duymaz. Bu, Allah'ın bir mucizesidir.



SİBEL: O halde gerçekte gören, duyan, hisseden
yalnızca ruhumuzsa duyu organlarımızın sadece bir araç
olduğunu söylememiz doğru olur mu?


MURAT: Elbette, Sibel. Bu, açık bir gerçek.


SİBEL: Bu gerçek insanı heyecanlandırıyor.


SABRİ: Üstelik hem şaşrtıyor hem de düşündürüyor.
İnsan hiçbir şeye gücünün yetmediğini bir kez daha anlıyor
ve Allah'ın büyüklüğüne şahit oluyor.












Aslında her insan kendi
ekranıyla yani kendi ruhuna gösterilen görüntülerle
muhataptır. Aynı mekanda bulunsalar da hiçkimse
bir başkasının muhatap olduğu görüntüleri bilemez.
Her insan kendi "ekranında" gösterilen görüntüleri
görebilir.



MURAT: Söylediğiniz çok doğru Sabri Bey. Sizin
gibi bu açık ve ilmi gerçeği öğrenen her insanın aslında
beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık
mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışklı
olarak sığdıran Yüce Allah'ı düşünüp O'ndan korkup O'na
sığınması gerekir.


TOLGA: Ben de anlıyorum! Beynimizle de bir algı
olarak muhatap olabildiğimize göre bunları gören, algılayan,
bir tek şey olabilir. O da, Allah'ın yarattığı ve hepimize
verdiği ruhumuzdur. Ruhun görüntüden farklı, özel bir
varlık olduğu belli. Bugüne kadar bütün bu özelliklerin
beyne ait olduğunu nasıl düşündüm bilmiyorum!


MURAT: Ruhun bir özelliği ise gördüğü görüntüden
etkilenmesidir. Görüntüler ruhta doygunluk, acı, neşe,
korku gibi hislerin oluşmasına yol açar. Yani bu görüntüler
ruhu etkileyecek, ruh ise bu görüntülerden etkilenecek
şekilde yaratılmıştır. Bu şekilde kendimizi kişiye özel
bir dünyada, bir imtihan ortamında buluruz. Böylece
dünya hayatı dediğimiz şeyin ruh tarafından seyredilen
özel görüntüler olduğu ortaya çıkar.


SİBEL: Ruh tek başınaysa ve sadece görüntüleri
algılayan varlık durumundaysa bu görüntüleri bize seyrettiren,
ruh dışnda üstün bir varlık vardır. Ayrıca bu görüntüleri
bize seyrettirmesinde de mutlak bir amaç vardır.



MURAT: Evet Sibel. Aslında hiç bu kadar uzatmadan
bir seferde anlaşlabilecek bir durum bu. Senin de bildiğin
gibi bize herşeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır.


Bu görüntüler kesintisiz olarak ruhumuza izlettirilir.
Allah bu şekilde hepimizi kendi dünyamızda yaşatmakta
ve imtihan etmektedir.


SİBEL: Bunu bir televizyon yayını gibi de düşünebiliriz
değil mi? Yani Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin
belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından
algılanmasını sağlar. Bu yayın kesilmediği ve değişmediği
sürece, yani Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği
sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz,
halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışnda bir dışdünya
ile muhatap değilizdir.


MURAT: Elbette! Ruhun varlığı açık bir şekilde
ispatlandıktan sonra geriye bu görüntülerin kaynağı
ve sebebi kalıyor. Ayrıca bütün bu öğrendiklerimizden
çıkaracağımız hayati öneme sahip sonuçlar var. Birinci
konu, görüntülerin kaynağı ve mahiyetidir. Artık biliyoruz
ki biz maddi bir varlıkla muhatap değiliz ve sadece
algılardan oluşmuşmükemmel bir dünya seyretmekteyiz.
Bu görüntülerin mükemmelliği, yaratılışndaki sanat,
ilim, hikmet gibi unsurlar bize üstün Yaratıcı'yı tanıtmaktadır.
Herşeyi yaratan Allah'tan başka mutlak varlık yoktur.
Allah'ın varlığı dışnda kalanlar bize Allah'ın görüntü
olarak gösterdiği tecellileridir. Allah bütün gücün,
aklın, ilmin, sanatın, kudretin, hikmetin sahibidir.
Biz görüntüleri, görüntülerin yaratılışndaki üstün ilmi,
ruhun görüntü karşsındaki durumunu düşünerek Allah'ın
varlığının ve sıfatlarının en mükemmel şekilde farkına
varırız. Eğer biz bu gerçeği bu şekilde bilmezsek, Allah'a
iman konusunda büyük eksiklikler yaşar, çok yanlışkanaatlere
sahip oluruz.



SİBEL: O halde Allah'tan başka varlık yoktur.



MURAT: Elbette Allah'ın varlığı dışnda mutlak
anlamda bir varlık yoktur, olması da mümkün değildir.
Varlıklar, bizim için sadece ruhun gördüğü görüntüler,
gece gördüğümüz rüyalar gibi bir hayal, bir algı şeklinde
vardır. Bunun dışnda bir şeyin mutlak olarak var olduğunu
iddia etmek, onunla muhatap olabildiğini söylemek yanlışbir
inançtan kaynaklanmaktadır.


Ayrıca, herşey Allah'ın yarattığı bir algı olduğu için,
hiçbir varlığın da Allah'tan bağımsız bir güç ve iradesi
yoktur. Bazı insanlar Allah'ın varlığını anlatmaya çalışrken,
"Allah'ı göremiyoruz ama radyo dalgalarını da göremiyoruz
ve radyo dalgalarının var olduğunu biliyoruz. O zaman
Allah radyo dalgası gibi vardır" tarzında mantıklar
kullanırlar ki bu çok yanlıştır. Bu mantıkla düşünen
insan, maddeyi mutlak varlık kabul etmekte, Allah'ı
ise (Allah'ı tenzih ederim) maddeyi çevreleyen soyut
bir varlık gibi tahayyül etmektedir. Oysa gerçekte Allah
mutlak varlıktır, diğer varlıklar O'nun yarattığı tecellilerdir.
Allah vardır, diğer herşey birer gölge varlıktır.


SABRİ: Ama biz bu konuları böyle öğrenmedik!
Yani tamam herşeyi Allah yaratmıştır, Allah'tan başka
ilah yoktur ve en üstün sıfatlara sahiptir ama dünyada
biz tamamen kendi irademiz ve aklımızla yaşarız. Yani
insan kendi yolunu kendi çizer.



MURAT: Sabri Bey'in ifadesinden de anlaşlacağı
gibi, Allah hakkında, kader hakkında birçok yanlışinanç
yüzünden insanların kafası karışmışdurumda. Maddenin
kendi başna Allah'tan bağımsız olduğuna inanan bir insan,
elbette ki herşeyi kendi inancına göre değerlendirecektir.
Allah'ın sonsuz gücünü, sonsuz ilmini, mutlak varlığını
kavrayamayanlar, Allah'ın varlığı hakkında çok yanlışgörüşlere
sahiptirler. O'nu göklerde bir yerde bulunan, dünya
işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak tasvir ederken
yaşadıkları dünyanın tek elle tutulur gerçeklik olduğuna
inanırlar. Hatta az önce de belirttiğim gibi pervasızca
asıl maddi varlıkların kendileri olduklarını, (Allah'ı
tenzih ederim) Allah'ın ise bir hayal, maddi olmayan
ruhani bir varlık olduğunu, maddeye de etki etmediğini
düşünür ve savunurlar.


SİBEL: Ben de hep böyle düşünüyordum; çünkü
bize böyle öğrettiler. Ama şimdi ne kadar yanıldığımı
anlıyorum. Bu konu bizim dinimizde nasıl anlatılıyor?


MURAT: Bu konu Kuran'ın birçok yerinde açıklanmıştır.
Bir kısım ayetlerin anlaşlmasında da anahtar rol oynamaktadır.
Sizin gibi, maddenin bir nevi hayal olduğunu anlayan
insanlar için artık herşey açık ve anlaşlır bir hale
gelir. Böyle bir durumda insan, Allah'ın kendisine ne
kadar yakın olduğunu bir anda kavrar. Böylece Allah
hakkında yapılan yanlışyorumlar, insanların sahip olduğu
yanlışinançlar da hemen gün ışğına çıkar. Allah'ın insana
yakınlığı konusunu bugüne kadar çok fazla düşünmemişolabilirsiniz.
Ama bu gerçekler düşünüldüğünde anlaşlıyor ki aslında
hayatımız boyunca bize en yakın olan varlık, Allah'tır.


TOLGA: Hiç bu şekilde düşünmemiştim!



MURAT: Evet Tolga! Allah sana benden, Sibel'den,
Sabri Bey'den hatta senin kendinden bile daha yakındır.
Kaf Suresi'nin 16. ayetinde Allah insan için, "Biz ona
şahdamarından daha yakınız" demektedir. İsra Suresi'nin
60. ayetinde ise "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre
kuşatmıştır" şeklinde bu gerçek belirtilmiştir. Ancak
bir insan, bedeninin "madde"den ibaret olduğunu zannettiğinde
bu önemli gerçeği kavrayamaz. Örneğin "kendi" zannettiği
yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine
20-30 cm. gibi bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir
şeyle muhatap olmadığını, yalnızca zihnindeki algılarla
karşkarşya olduğunu kavradığında artık dışarısı, içerisi,
uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşr. Allah kendisini
çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.


TOLGA: SONSUZ YAKINLIK! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim.
Çok açık, çok net ama aynı zamanda da bugüne kadar düşünmediğim
bir gerçek. Gerçekten çok şaşrtıcı!


MURAT: Bakın bu konuyla ilgili başka ayetler
de var. Bu ayetleri size söylemek istiyorum. Lütfen
dinleyin.


Hele can boğaza gelip dayandığında,



Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,


Biz ona sizden daha yakınız; ancak
görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)


Bir başka ayette ise bu konudan şöyle söz ediliyor:


Kullarım Beni sana soracak olursa,
muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği
zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar
da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler.
Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara
Suresi, 186)


TOLGA: Evet, ayetler çok açıklayıcı oldu. Gerçekten
de sonsuz yakınlık derken neyi kastettiğini şimdi çok
daha iyi anladım.



SİBEL: Açıkçası ben de anladım ve çok heyecan
duydum. Allah her an benimle beraber, her dua ettiğimde
duamı işitiyor, her yaptığımı, her düşündüğümü biliyor.
Yani bana benden daha yakın. Bu, gerçekten çok büyük
bir gerçek. İnsan bugüne kadar bunları nasıl düşünemediğini
anlayamıyor.


MURAT: Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşlması
daha başka önemli gerçekleri de karşmıza çıkarır. Bu
gerçeği düşünen insan Allah'tan başka bir mutlak varlık
olmadığını, herşeyi Allah'ın yaratıp her an kontrol
ettiğini anlar. Örneğin Neml Suresi'nin 64. ayetinde
Allah, "halkı sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber
vermiştir. Yani herşeyin her an yaratıcısı Allah'tır.
Fatır Suresi'nin 41. ayetinde bu gerçek, "Şüphesiz Allah,
gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti
altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa,
kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz�" şeklinde
açıklanmaktadır. Yani kainattaki herşey, her an Allah'ın
hakimiyeti altındadır; O'nun izni ve yaratmasıyla varlığını
sürdürmektedir.


TOLGA: Şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yani biz
herşeyi seyrediyoruz ve Allah'tan başka güç sahibi yok,
demek ki ben bir şey yapıyorum derken o şeyi aslında
Allah yaratıyor ben ise kendim yapıyormuşgibi hissediyorum
değil mi?


MURAT: Çok doğru. Allah tarafından yaratılan
ve ruh tarafından algılanan görüntülere müdahale etmek
söz konusu değildir. Bize seyrettirilen görüntüde ne
varsa onu görürüz. Bu görüntüyü değiştirmek, etki etmek
mümkün değildir. Bu aşamada kader konusu da rahatça
anlaşlır. Allah tarafından yaratılan bu dünya görüntüsünde
ne seyrediyorsak o bizim kaderimizdir. Kendi hayatımız
olarak algıladığımız belirli olayların akışnı bir filmi
izler gibi seyrederiz. Bizim için takdir edilen kaderde
ne varsa onu hisseder, onu algılarız. Bu konu Kuran'da,
İnsan Suresi'nin 30. ayetinde: "Allah dilemedikçe siz
dileyemezsiniz.", Enfal Suresi'nin 17. ayetinde ise:
"... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." şeklinde
açıkça belirtilmiştir. Saffat Suresi'nin 17. ayetinde
ise aynı gerçek: "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı
da Allah yaratmıştır." diye haber verilmiştir. Bu ayetler,
insanın Allah'tan bağımsız olmadığını göstermektedir.












Yukarıdaki karelerde görülen
kişinin her hareketi, her anı kendisi daha doğmadan
çok önce kaderinde belirlenmiştir. Onun yaptığı
yalnızca kaderini izlemektir. Arabaya yaklaşmak
için attığı her adım, kolunu kapıya uzatması,
kapıyı tutması, açması, içeri girmesi, oturması,
kapıyı kapaması hepsi kaderinde var olan olaylardır.



SİBEL: Halbuki çevremizde çok yaygın olarak
"kaderini yendi" veya "kader kurbanı oldu" gibi ifadeler
duyuyoruz.


MURAT: Bu ifadeler bilgisizlikten, kader gerçeğini,
Allah'ın sonsuz kudretini kavrayamamaktan kaynaklanıyor.
Kaderi size en genel manada şöyle tanımlayabilirim:
Kader, Allah'ın geçmiş, gelecek ve şu anı tek bir an
olarak bilmesidir.


SABRİ: Bunu biraz daha açıklayabilir misin Murat?
Henüz gerçekleşmemiş olayların bilinmesi nasıl olur?


MURAT: Sabri Bey, yaşanmamışbir olay insan için
yaşanmamıştır. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir,
zaten zamanı ve mekanı yaratan Kendisi'dir. Bu nedenle
Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve
hepsi olup bitmiştir.



SİBEL: O halde kaderini yenmek diye bir şey
olamaz.


MURAT: Evet Sibel, çok doğru ifade ettin. İnsan
kadere müdahale edemediği gibi kaderinde olmadığı sürece
bir adım bile atamaz. Mesela insanın ömrü uzamaz veya
kısalmaz. Bu, Allah tarafından Kuran'ın Sebe Suresi'nin
30. ayetinde: "De ki: "Sizin için belirlenmişbir gün
vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de
(bir an) öne alınabilirsiniz" şeklinde belirtilmiştir.
Buradan da anlaşlacağı gibi tesadüfen bir şey olmaz,
kazayla veya şans eseri bir olayla karşlaşlmaz. Herşey
Allah tarafından belirlendiği şekilde, belirlendiği
vakitte meydana gelir. Bunu engellemek ya da değiştirmek
insanların elinde değildir. Yani insanların böyle bir
gücü yoktur.


TOLGA: İnsanlar ölüm, kaza, hastalık gibi durumlarda
ya da işler kendi istedikleri şekilde gelişmeyince bir
çeşit isyan duygusu yaşyorlar. Şimdi bunun ne kadar
yanlışolduğunu daha iyi anlıyorum.



MURAT: Seyrettiğimiz her olay, her an Allah
tarafından yaratıldığı için bir hikmet, bir hesap ve
bir ilim taşr. Hiçbir şey boşyere yaratılmaz. Mesela
bir işadamı Ankara'ya gitmek için uçağa biniyor ama
son anda cüzdanını havaalanında unuttuğunu hatırlayıp
uçaktan iniyor, o olmadan havalanan uçak düşüyor ve
böylece işadamı ölmüyor. Böyle bir durumda kader gerçeğini
kavramamışbir kişi, bu adam için "Ölümden kurtuldu,
kaderini değiştirdi." gibi şeyler söyleyecektir. Aslında
bu kişinin yaşadığı her an onun kaderinin bir parçasıdır.
Uçağa binmesi, cüzdanı unutması, uçağın düşmesi ve dışarıdan
bakan bir kişinin yaptığı yorumlar hep kaderinde vardır,
bir değişiklik olmamıştır. Kader aslında tüm hayata
hakim olan bir bütün şeklinde yaratılmıştır. Bu kader
ilk yaratma anında bellidir.


TOLGA: Yani biz dünyaya gelmeden önce yaşayacağımız
her olay bellidir, Allah tarafından bilinmektedir mi
demek istiyorsun?


MURAT: Evet Tolga. Bak bunu sana yine Kuran'dan
bir ayet ile açıklayacağım. Allah insanlara şöyle söylüyor:
"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında
Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz
herhangi bir işyoktur ki, ona (iyice) daldığınızda,
biz sizin üzerinizde şahidler durmuşolmayalım. Yerde
ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta
(saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de
yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın." (Yunus
Suresi, 61)
Bu ayetten de anlaşldığı gibi, yeryüzünde
gerçekleşmişve gerçekleşecek olan her olay, henüz bu
evren yaratılmadan Allah katında yazılmıştır. İşte bu
nedenle de sen henüz dünyaya gelmeden, hatta senin annen,
baban, deden bile dünyada yokken senin bugün burada
bizimle bu konuşmayı yapacağın Allah tarafından bilinmektedir.



SİBEL: Ben yine kaderin yanlışanlaşlmasıyla
ilgili bir örnek vermek istiyorum. Benim bir tanıdığım
deri kanserine yakalanmıştı, çok az ömrü kaldı deniyordu
ama yurt dışnda tedavi gördü ve iyileşti. O sıralarda
böyle yorumlarla daha sık karşlaşyordum. "Ölümü yendi",
"ömrü uzadı" gibi şeyler söylüyorlardı.


MURAT: Sizin de anladığınız gibi ömrün uzaması
veya kısalması söz konusu değildir. Hasta olan kişi
kaderinde hasta olduğunu, ölüme yakın olduğunu, tedavi
olduğunu ve iyileştiğini görür. Bütün bu olaylar belirli
bir sırada ilerler ama aslında tümünün sonucu baştan
bellidir.










İnsan ne ile karşılaşırsa
karşılaşsın, Allah'ın kendisi için yarattığı kaderi
yaşamaktadır. Bir insanın hastalanması veya kaza
geçirmesi de, bunun ardından bir ameliyat geçirip
hayati tehlikeyi atlatması da, ve ardından yaşadığı
her türlü olay da kaderinde önceden yazılıdır. Kaza
geçirip iyileşen bir insan "kaderini yenmemiştir";
kaderinde kaza geçirip iyileşmek olduğu için bu
olayları yaşamıştır.



Bu gerçeği öğrenince, bize karmaşk gelen ancak çözemediğimiz
birçok konunun kolayca hallolduğunu görürüz. Burada
en önemli konu, Allah'ın tek mutlak varlık, tek güç
sahibi olması ve herşeyi sarıp kuşatmasıdır. Bu durumda
Allah bize şah damarımızdan da yakındır. Herşey kontrolü
altındadır, herşey Allah tarafından en güzel şekilde
düzenlenip belirlenmiştir. İnsan sadece kendi için belirlenmişkaderi
seyreder. Bu ise her türlü maddi veya manevi endişeyi,
gelecekle ilgili korkuları yok eder. İnsanın dünyaya
yönelik tutku ve hırsları önemini yitirir, yalnızca
Allah'ın rızası önem kazanır. Böylece insan, olayları
gerçek anlamıyla ve doğru bir şekilde görüp yorumlar.
Herşeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi üstün yaratıcı
olan Allah'ın gücünün ve hakimiyetinin farkına varır.


TOLGA: Bu anlattıkların çok hassas ve çok önemli
konular. Bunu yanlışanlayanlar, yanlışyorumlayanlar
olmuşmu geçmişte?


MURAT: Çok haklısın! Tarihte bu tür sapkın anlayışlar
olmuş. Mesela bazı akımlar konuya tek açıdan bakmışve
"ibadete ne gerek var, zaten herşeyi Allah yapıyor"
demişler ve ibadetleri terk etmişlerdir. Bazıları ise
"insan boşuna uğraşyor" diyerek miskin bir davranışbenimsemiş,
hiçbir şey için çaba göstermez olmuşlardır. Daha da
sapkın bir görüşe sahip olanlar ise kendilerini (Allah'ı
tenzih ederiz) Allah ile bir görecek derecede ileri
gitmişlerdir. Bu tarz sapkın görüşlere kapılan kişilerle
ilgili olarak Enam Suresi'nin 148. ayetinde, "Şirk koşanlar
diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık,
ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan
öncekiler de, bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar
böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz
bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz
ancak "zan ve tahminle yalan söylersiniz.", denilerek
zan üzerine hareket eden bu tarz kişilerin aslında yalancı
oldukları vurgulanmıştır.



SİBEL: Bu çok önemli bir nokta. Biraz daha detaylandırabilir
misin?


MURAT: Burada bilmemiz gereken çok önemli bir
konu var. Allah dünyada bir imtihan ortamı yaratmışve
insanlara elçiler ve kitaplar göndererek onlara doğru
yolu ve sorumluluklarını bildirmiştir. Biz, beden görüntüsüyle
bağlı olduğumuz bu imtihan ortamında Allah'ın bize bildirdiği
şekilde davranmakla yükümlüyüz. Yani biz bu görüntülere
verdiğimiz tepkilerin sorumluluğunu taşyoruz. Ahirette,
bu görüntü ortamında yaptığımız şeylerin karşlığını
cennet veya cehennem olarak göreceğiz.


SİBEL: Hem hiçbir şeyi biz yapmıyoruz hem de
yapıyoruz öyle mi?


MURAT: Sibel konunun iki yönü var; birincisi
zahiri yani görünen yönü. Bu açıdan bakıldığında insan
her yaptığı şeyden sorumludur. Biz, beden görüntüsüyle
bu dünyaya bağlıyız ve ruhumuz bu görüntü dünyasında
meydana gelen olaylardan etkileniyor. Allah bize böyle
bir his veriyor. Yani acıkınca beden görüntüsünü yemek
görüntüsüyle doyurmak zorundayız. Beden hastalanınca,
doktor ve ilaç görüntülerine başvurmalıyız, yorulunca
uyumak ve dinlenmek zorundayız. Bütün bu olayların ve
hislerin yaratılışnda sonsuz bir ilim ve hikmet vardır.
İşte bu nedenle ilk bakışta bize bu şekilde görünen
hayatın esas anlamını anlamak ve gerçeği görmek olayın
ikinci, yani batıni yönüdür. Bu gerçeği keşfeden insan
aslında Allah'tan bağımsız hiçbir gücü olmadığını, sadece
zihnindeki dünya ile muhatap olduğunu ve tüm gücün Allah'a
ait olduğunu anlar. Böylece hayata ve dünyaya gerçek
değerini verir.



TOLGA: Yani bu konuyu bilen bir insan da hastalanır,
doktora gider, ilaç içer ama bunları yaparken aslında
kaderini seyrettiğini, bu olaydaki hikmeti, hastalığı
verenin ve iyileştirenin Allah olduğu fark eder ve tepkileri
de buna göre olur değil mi?


MURAT: Tebrikler Tolga. Senin de söylediğin
bu konu Şuara Suresi'nde şu şekilde bildiriliyor: "Ki
beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur. Bana yediren
ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren
O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur.
Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da
O'dur." (Şuara Suresi, 78-82)
Bütün gücün Allah'a
ait olduğunu, Allah'tan başka dost ve yardımcı olmadığını
anlayan insan bu sayede, Allah inancında ve ibadetlerinde
tam bir samimiyeti yakalar. Bu olayın şuurunda olduğu
sürece dünyanın yıkıcı ve bozucu etkilerinden kurtulmuşolur.
İlaç içer ama iyileştirenin Allah olduğunu bilir, yemek
yer ama doyuranın Allah olduğunu bilir yani aynı hayatı
yaşamaya, gerçeğin farkında olarak devam eder.



SABRİ: Murat çok güzel, çok doğru söylüyorsun
ama şimdi beni bu dünyaya bağlayan evim, işim, bunca
yıldır kazandığım mal mülk, ben ölünce adımı, soyumu
devam ettirecek olan çocuklarım hakkında bir şey söylemedin.
Eğer bu söylediklerini kabul edersem bunların asıllarıyla
muhatap olmadığımı, yalnızca zihnimdeki kopyalarıyla
muhatap olduğumu kabul etmem gerekiyor.



MURAT: Sabri Bey, isterseniz bugün biraz bu
konuştuklarımız üzerinde düşünün ve yarın yapacağımız
son sohbete mutlaka katılın. Çünkü yarın anlatacağım
şeylerin büyük bir kısmı sizi ve sizin gibi düşünenleri
ilgilendiriyor.


SABRİ: Tabii, zevkle katılırım. Zaten bu kadar
açık bir gerçeği kabul etmemek niyetinde değilim; bu,
göz göre göre gerçekten kaçmak olur. Ama tam olarak
öğrenmek istediğim birkaç detay daha var.


TOLGA: Herşeyin zihnimde oluşan algılar olduğu,
dışdünya ile asla muhatap olamadığım, ruh ve Allah'ın
varlığı konusunda benim aklımda bir soru işareti kalmadı
ama umarım konuyu daha da ilerletebiliriz. Bu arada
ben de yeni sorular hazırlarım.


SİBEL: Murat, böyle muhteşem bir gerçek neden
bazı insanları tedirgin ediyor? Hem de gerçeklere karşkulağını
tıkamanın, gözünü kapamanın bir faydası olmadığı halde!



MURAT: Bunu düşünmek için bir gün vaktin var,
yarın buluştuğumuzda sanırım bütün soruların cevabını
vermiş olacaksın.





 

   

Hiç yorum yok: