27 Haziran 2007 Çarşamba
Giriş
Okuyacağınız bu bölüm, hayatın ÇOK ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir.
Maddesel dünyaya bakış açınızı kökten değiştirecek olan
bu konuyu, çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumalısınız.
Burada anlatılacak olanlar yalnızca bir bakış açısı,
farklı bir yaklaşım veya herhangi bir felsefi düşünce değil;
dine inanan-inanmayan herkesin kabul edeceği,
bugün bilimin de kanıtladığı kesin bir gerçektir.
GİRİŞ
"Maddenin ardındaki gerçek" konusu, aslında yeni keşfedilmiş, daha önce bilinmeyen bir konu değildir. Bu gerçek, Kuran'da bir kısım ayetlerde işaret edildiği gibi bazı ayetlerin daha iyi anlaşlmasında da anahtar rol oynamaktadır. Tarih boyunca, Allah tarafından gönderilen elçiler, derin düşünen, bilinçli insanlar, bu gerçeği toplumlara açıklamışlardır.
Yaptıkları bu açıklamalardan bir kısmına ait metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Özellikle orjinal metinleri tahrif edilen hak dinlerin dejenerasyona uğramışfarklı akımları, bu gerçeği mistik bir sır olarak muhafaza etmek istemişlerdir. Dolayısıyla Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi dinlerin elde kalan metinlerinde de bu gerçeği bulmak mümkündür. Eski Yunan felsefecilerinden Pisagor, Elea okulu, özellikle "Mağara İdesi"yle Eflatun ve onları takip eden birçok düşünür bu konuyu bir yönüyle açıklamışlardır. Daha sonraki dönemlerde de bu konu, değişik görüşve yorumlar altında, samimi olarak düşünüp gerçeğin farkına varmışkişiler tarafından anlatılmışve öğretilmiştir.
Maddeciliği yani tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden materyalist felsefeyi savunan görüşve zihniyetler tarafından örtülmeye çalışlan bu gerçek, İrlandalı bir din adamı ve filozof olan Berkeley tarafından 18. yüzyılda yeniden gündeme getirilmişve kendinden sonraki bütün düşünce dünyasını değiştirmiştir. Ancak Darwin'in evrim teorisini ortaya atmasından sonra maddeci görüşe sahip çevreler, özellikle de bunların bir nevi sözcüsü ve içlerinde en ateşlisi olan Bertrand Russell, bilimsel bir cevap veremediği Berkeley'i hakaret ve iftirayla gözden düşürmeye çalışmıştır. Ancak Russell, maddeci çevrelerin en güvendikleri düşünür olmasına ve bu görüşün en güçlü savunucusu olarak görülmesine rağmen bu gerçeği tamamen gözardı edememiş, Felsefenin Problemleri adlı eserinde durumu şöyle değerlendirmiştir:
"�Berkeley, herhangi bir mantıksızlığa düşmeden, maddenin varlığını reddetmenin mümkün olduğunu ve eğer bizden bağımsız olarak bir şey mevcut olsa bile duyularımız tarafından algılanamayacağını, ispatlama onuruna sahiptir."1
Russell, her ne kadar aksini iddia etse de, yukarıdaki ifadeleri ile bu gerçeği aslında inkar edemediğini, hatta kabul ettiğini açıkça ifade etmektedir.
21. yüzyıla girerken, Einstein'dan başlayarak modern fizik, kuantum fiziği, astronomi, psikoloji, anatomi gibi bilim dallarında ortaya çıkan gelişmeler, materyalist dünya görüşüne sahip, eski bilim anlayışnı savunan çevreleri derinden yaralamıştır. Fosil araştırmaları, genetik bilimi gibi alanlarda yapılan çalışmalarla Evrim teorisi çökmüş, optik, psikoloji gibi alanlarda yapılan çalışmalarla idrak sistemi çözülmüş, astronomi çalışmalarının sonunda Big Bang, yani evrenin ve maddenin bir başlangıcı olduğu keşfedilmiş, atom ve atomaltı parçalarının araştırılması ise bütün klasik fiziği tersine çevirerek, rölativiteyi yani zamanın izafi bir kavram olduğu gerçeğini ispatlamıştır.
Bilim alanında Allah'ın varlığını ve tüm evren üzerindeki sonsuz hakimiyetini sayısız kere teyit eden bu gelişmeler, taassubun ve önyargının temsilcisi olan materyalist düşünürleri çaresiz bırakmıştır. Bu çaresizlik günümüzde de devam etmektedir. Televizyonda, okullarda, konferanslarda karşmıza çıkan birçok bilim adamı ve düşünür, dışmızdaki dünyaya ulaşmamızın mümkün olmadığını, beynimizde hissedilen algılardan ibaret bir hayatı yaşadığımızı bildikleri halde bilmezlikten gelmekte, insanlara bu gerçeği anlatmamakta, hatta sanki böyle bir gerçek hiç yokmuşgibi hareket etmektedirler.
Ancak gerçekleri görmezlikten gelmek bir çözüm değildir. Nitekim bu kitapta gerçeklerden korkmanın ve kaçmanın ne kadar faydasız olduğu, insanı ne tür zararlara uğratacağı vurgulanmakta ve bu şekilde davranan kişilerin ruh halleri ortaya konmaktadır.
Maddenin ardındaki sırrı öğrenmek, Allah'ın varlığı, sıfatları, kader, ruh, cennet, cehennem, sonsuzluk, zamansızlık gibi kavramların doğru bir şekilde anlaşlmasını da sağlayacaktır. Bu sayede okuyucular; "Allah nerede?", "Kader nedir?" "Ölümden sonra ne olacak?" gibi her gün karşlaştıkları soruların cevaplarını en doğru şekilde öğrenecek ve daha pek çok konuda aradıkları cevapları bu kitapta bulacaklardır.
Bu önemli amaçlardan söz ettikten sonra, kitapta konuşmacı olarak yer alacak kişileri tanıyalım.
Karşlıklı sohbet havasında geçen bu görüşmeye çeşitli çevrelerden katılan okuyuculardan ilkinin adı Sibel, halen bir üniversitede bilgisayar mühendisliği bölümüne devam ediyor. Sibel Hanım bu konuya çok ilgili olduğu için muhatap olduğu herşeyin beyin tarafından idrak edilen algılardan ibaret olduğunu anlamış. Ancak bu görüntülerin kaynağı konusundaki bilgilerini pekiştirmek, en doğrusunu öğrenmek istiyor.
İkinci okuyucunun adı ise Sabri, ülkemizin tanınmışbir ailesine mensup bir sanayici. Sabri Bey sahip olduğu herşeyin bir hayal gibi olduğunu, öldükten sonra onların da bir rüya gibi sona ereceğini öğrenmiş. Ama tam kavrayamadığı bazı konularla ilgili cevapları arıyor.
Üçüncü okuyucumuz olan Tolga ise yurt dışnda biyoloji üzerine doktora yaptıktan sonra bir üniversitemizde asistan olarak çalışmaya başlamış. Bu konuyu bir arkadaşndan duyan Tolga, bazı kitaplar okumuşama konuyu tam bilmediği için aklında birçok soru işareti var. Bu konunun bilimsel yönü onu çok ilgilendiriyor.
Okuyucuların sorularını ise bu konuyu yıllar önce Harun Yahya'nın eserlerinden öğrenen, konu hakkında derinlemesine bilgi sahibi olan Murat cevaplıyor.
1.gün
Bu önemli sohbetin ilk günü, bir hafta sonu şehir dışndaki
yazlık bir evde başlıyor.
MURAT: Evet arkadaşlar, gönderdiğiniz mektuplar
sayesinde sizi yakından tanıma imkanı buldum. Mektuplarınızda
çok isabetli sorular sormuştunuz. Aslında bu soruların
cevapları tahmin etmediğiniz kadar açık ve anlaşlır.
Sohbetimiz ilerledikçe bunu siz de göreceksiniz. Bazı
teknik konuları açıklamak için yanımda bazı resimler
ve şemalar da getirdim.
Şimdi ilk soruyu kim sormak ister?
TOLGA: Ben konu hakkında fazla bir şey bilmediğim
için en baştan başlamayı teklif ediyorum. Okuduğum kadarıyla
yaşadığımız hayatın bir görüntüden ibaret olduğu ve
bizim dışdünya ile hiçbir zaman muhatap olamadığımız
söyleniyor öyle değil mi?
| bir işlem olsa da, alttaki şemada görüldüğü gibi aslında kompleks bir yapıyı gerektirir. Kulak kepçesine çarpan ses titreşimleri birçok aşamadan geçerek elektrik sinyallerine çevrilir ve sonra sinirler vasıtasıyla beyne ulaştırılır. Sesler beynimizdeki duyma merkezinde algılanır. Aslında beyin sesi geçirmez, yani beynin için, duyma merkezi dediğimiz yer tamamen bir sessizlik içindedir. Ama bu sessizliğin içinde biz, dışarının tüm gürültüsünü, çevremizdeki tüm konuşmaları duyarız.Bu, insanda hayret uyandıran büyük bir sırdır. |
| |
MURAT: Doğru!
TOLGA: İlk önce bu görüntünün ne demek olduğunu
anlatırsan çok sevinirim.
MURAT: Tolga, senin
uzmanlık dalın biyoloji öyle değil mi?
TOLGA: Evet!
MURAT: Bu konuyu anlamak için beşduyumuzun nasıl
çalıştığını bilmek yeterli. Biz lisede okuduğumuz biyoloji
derslerini hatırlarken, Tolga sen de bu konuda uzman
olduğuna göre, bize en başta "görme duyusu" olmak üzere
beşduyunun nasıl çalıştığını basitçe anlatır mısın?
TOLGA: Teknik olarak çok kompleks ve detaylı
bir sistem var. Duyu organlarını tek tek anlatmaya kalkarsak
bu, saatler sürer. Her duyu organı kendi içinde çok
karmaşk sistemlere sahiptir, mesela sadece işitme organı
olan kulak için ciltler dolusu kitap yazılmıştır ancak
bu kompleks sistemi kısaca özetlemek ve bir şema halinde
anlatmak mümkün ve bu şema beşduyu için de geçerli.
Dışarıdan uyarı dediğimiz, yani bizim sinir uçlarımızı
uyaran ışk, ses, tat, koku, sertlik gibi bir dışetki
duyu organlarımız olan göz, kulak, dil, burun ve deriye
ulaşr. Burada ilk aşama başlar, sinir uçları bu uyarıyı
alıp sinirler boyunca yol alabilecek bir elektrik sinyaline
çevirirler. İkinci aşama olarak bu elektrik sinyalleri
beynin bu konuyla ilgili görme, işitme, koklama veya
tatma merkezlerine taşnırlar. Son aşamada beyin bunları
algılayarak uygun tepkiyi verir.
MURAT: Teşekkürler Tolga çok güzel anlattın.
Evet sistem bu şekilde çalışr ancak özellikle idrak
aşamasında yani hissettiğimiz şeyin ne olduğunu anlama
aşamasında sistem daha da kompleks bir hale gelir. Mesela
biz burada oturuyoruz ve göleti seyrediyoruz, gölete
ve çevreye ait görüntü sinyalleri, etraftan gelen çiçek
kokuları, duyduğumuz kuşsesleri, oturduğumuz masanın
sertliği gibi görüntüyü oluşturan sayısız ayrıntı biraraya
geliyor, hafızamızda saklı bulunan bilgilerle kıyaslanıyor
ve bulunduğumuz ortam beynin ilgili merkezinde anlamlı
bir hale geliyor. Tolga şimdi bize söyler misin, mesela
şu karşdaki ağacı gördüğümüzde nasıl bir işlem olur?
| Yelkenliden göze gelen ışık ışınları burada elektrik sinyallerine dönüştürülür ve birçok işlemden geçerek beyne gelir. Yelkenlinin görüntüsü beyinde oluşur. | Koklama işleminde |
TOLGA: Çok basit, ağaca ait bilgiler, yani ağacın
rengi, uzaklığı, boyutları ışk sayesinde gözüme taşnıyor.
Gözün iç kısmında bu bilgiler elektrik sinyaline çevrilerek
sinirlere iletiliyor, sinirler de bu bilgileri beynin
görme merkezine taşyorlar. Görme merkezine ulaşan bu
sinyalleri de beyin bir ağaç olarak algılıyor.
|
İnsan |
MURAT: Yani bu ağaç şu an karşında mı duruyor
yoksa beyninin görme merkezinde mi?
TOLGA: Tabii ki beynimdeki görme merkezinde.
|
|
SABRİ: Bir dakika. Tamam, ağacın görüntüsü benim
beynimde olabilir ama ağaç da karşmda duruyor! Yani
gidip o ağaçtan bir meyva kopartabilirim ya da ağaca
yaslanıp gölgesinde oturabilirim, değil mi?
MURAT: Arkadaşlar lütfen acele etmeden konuları
sırayla inceleyelim. Biraz düşünelim; ağacı ağaç yapan
herşeyi, yani rengini, dallarını, yapraklarını beynimizin
görme merkezinde algılarız, ağaca dokunduğumuzda ya
da ondan bir meyva kopardığımızda hep beşduyumuzun yani
görme, işitme, tat, dokunma ve koklamanın beynimize
ulaştırdığı görüntüyü, sesi, tadı, kokuyu ve dokunma
hissini yaşarız. Hiçbir zaman algılarımız dışnda bir
şeyle muhatap olamayız. Yani görme algımız olmazsa göremeyiz,
işitme algımız olmazsa duyamayız. Aslında tüm yaşantımızı
beşduyumuzla beynimizde algıladığımız şeyler oluşturur.
SABRİ: Tamam bunu kabul ediyorum ama bakın işte
şu nefis kekleri uzanıp alıyorum ve afiyetle yiyorum.
Ben bu keki yediğime ve hatta bu kek bana enerji verdiğine
göre bunun aslı ile muhatap olamıyorum demek doğru olur
mu? Biz aslı ile muhatap olmadığımız bir şeyden böyle
bir tat alabilir miyiz?
MURAT: Aslında biraz önce ağaç örneğinde bunun
cevabını vermiştik. Yani kek de, ağaç da, masa da sizin
beyninizin algı merkezinde. Ama merak etmeyin! Biraz
sonra konuşacağımız örnekler bu konuyu daha da anlaşlır
hale getirecek!
Şimdi kısaca özetleyecek olursak: Dünya hakkında
bildiğimiz herşey duyularımızın bize ilettiği sinyallerden
ibarettir. Bu sinyallerin beyne taşdığı bilgiler dışnda
"Acaba bunların aslı nasıl bir şeydir, asılları ile
bizim gördüklerimiz tamamen aynı özellikte midir?" gibi
sorulara hiçbir zaman cevap veremeyiz; çünkü duyularımızı
aşarak dışarı çıkmamız mümkün değildir. Bu yüzden ömrümüz
boyunca beynimizin içinde, duyu organlarıyla algılanan
bir dünyayı seyrederiz. Bakın, ünlü filozof Russell
da, Felsefenin Problemleri adlı kitabında, bu problemle
karşlaşnca ortaya nasıl bir durum çıktığını şöyle vurguluyor:
"Daha da ileri gitmeden önce şimdiye kadar keşfettiklerimizi
değerlendirmek iyi olacak. Şu ana kadar belli oldu ki,
duyularımız tarafından bilindiği farzedilen herhangi
bir nesneyi ele aldığımızda, duyularımızın bize doğrudan
aktardığı bilgiler, bizden bağımsız bir nesne hakkındaki
gerçek değil, biz ve obje arasındaki ilişkilere bağlı
duyu verilerindeki gerçekliktir. Bu yüzden, doğrudan
gördüğümüz ve hissettiğimiz şey, bir 'görünüş'ten başka
bir şey değildir ve biz bu görünüşün arkada duran bir
'gerçeğin' belirtisi olduğuna inanırız. Ama eğer gerçek
olan gördüğümüz şey değilse, bir gerçeklik olduğunu
bilmemiz mümkün mü?"3
SİBEL: Bir örnek verebilir miyim? Benim bilgisayar
bölümünde okuduğumu biliyorsunuz, bu yüzden konuya hiç
de yabancı olmadığımı tahmin etmişsinizdir. Bu konu
benim ilgi alanıma giriyor. Belki bize biraz geç ulaşyor
ama teknolojinin çok gelişmişolduğu ülkelerde eğlenceye
ve eğitime yönelik birçok araç yapılıyor. Bunların büyük
bir kısmında insan beyninde üç boyutlu görüntü oluşturan
bilgisayar programlarının kullanıldığını siz de bilirsiniz.
Bugün bütün çocukların başndan kalkamadığı üç boyutlu
bilgisayar oyunlarında esas amaç, beşduyuyu etkileyerek
çocuklara hayali bir ortamda gerçek hayat etkisi vermektir.
Nasa'daki astronotlardan mimarlara, mühendislere kadar
birçok meslekte eğitim, simülasyon denilen üç boyutlu
görüntülerle yapılıyor. Bu simülasyonlarla yapılan uçuşeğitimindeki
bir pilot gerçek hava koşullarıyla bilgisayarın ona
yaşattığı hayali hava koşullarını ayırt edemiyor. Seyrettiğimiz
yabancı bilim kurgu filmlerinin büyük bir kısmı insan
hayatının görüntülerden oluşmasını veya beyinde oluşturulan
sanal dünyaları konu olarak kullanıyor.
TOLGA: Sibel doğru söylüyor! Bilim dünyasındaki
durum da farklı değil. Beşon sene evvel fazla önem taşmayan
bu konu, bugün çok önemli bir hale geldi. Bu yönde o
kadar yoğun çalışmalar var ki hiç olmayan bir dünyayı
bilgisayarda elektrik sinyali olarak oluşturup insanlara
bu sinyallerle istenilen görüntüyü yaşattırmak gittikçe
kolaylaşyor. İnsanlar da buna çok alıştılar. Fizik,
atom ve biyoloji konularında yapılan yoğun araştırmaların
büyük bir kısmını da bu konu oluşturuyor.
MURAT: Çok haklısınız! Teknolojideki gelişmeler
insanın bu konuyu daha çabuk anlamasını sağlayacak yeni
örnekler ortaya koyuyor. Ancak şunu da belirtmeliyim
ki, samimi ve önyargısız bakınca bu konuyu kavramak
son derece kolay. Bu verdiğiniz örneklerin hiçbirini
bilmesek bile bir şey değişmez, çünkü durum son derece
açık. Daha önce bu konu üzerinde hiç düşünmemişya da
bu konudan hiç haberi olmamışbir insanın öğrendikleri
karşsında ilk anda biraz tepki göstermesi mümkün. Doğduğumuz
andan itibaren doğru olarak kabul ettiğimiz bir şeyin
açıklamasının aslında bizim bildiğimizden çok daha farklı
olduğunu öğrenmek, bazı insanlarda çeşitli tepkilere
yol açabiliyor. Ancak kişinin asıl amacı doğruyu öğrenmekse,
gerçekleri direnmeden kabul etmesi gerekir.
Bu yüzden her gün yaşadığımız örnekler, bu gerçeği
daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. Ayrıca konunun teknik
olarak açıklanması yetmez. Bunun da ötesine gidip bizi
ne gibi sonuçlara ulaştırdığına bakmamız gerekiyor.
SABRİ: Aslında ben şu ana kadar anlattıklarınızı
gayet iyi anladım. Ama sizin de söylediğiniz gibi bu
konu bizi nereye ulaştıracak çok merak ediyorum. İnsanın
bir anda böylesine yabancı olduğu bir konuya alışması
biraz zor oluyor.
MURAT: Bence de hepiniz içinde bulunduğumuz
durumu gayet iyi anladınız, bu zaten öyle anlaşlması
zor bir şey değil. Bilimsel olarak da kabul edilmişaçık
bir gerçek. Ancak bu konuda kesin kanaatinizin gelmesi
gerekiyor, bu yüzden konuyu bir başka açıdan daha inceleyelim.
Şimdi Sibel, bize seni çok etkileyen ve unutamadığın
bir rüyanı anlatır mısın?
SİBEL: Daha dün akşam bir rüya gördüm ve çok
etkilendim: �ormanda vahşi hayvanların saldırısına uğruyorum.
Can havliyle ormanın patika yollarından var gücümle
kaçarken ayağım çalılara takılıyor, düşüyorum. Aradaki
mesafe bu düşme neticesinde daha da kısalıyor. Ormandaki
bir kulübeye giriyorum. Kapıyı kapatıyorum ve içeriden
kilitliyorum. Fakat vahşi hayvanlar pencereden girmeye
çalışyorlar. Orada elime geçirdiğim bir demir çubukla
ümitsizce kendimi savunmaya, vahşi hayvanları kaçırmaya
çalışyorum. Tam bu sırada dışarıdan gelen korna sesi
ile uyandım. Derin bir nefes alıp gördüğüm şeyin bir
rüya olduğuna şükrettim.
| Gözleriniz kapalı bir şekilde yatağınızda uyurken kendinizi bir anda rengarenk, çeşit çeşit canlı ile dolu bir ormanın içinde bulabilir, vahşi hayvanlardan kaçar, bundan dolayı da büyük korkular yaşayabilirsiniz. Rüyayı o kadar canlı yaşarsınız ki uykunuzdan uyandırılıncaya dek bunun bir rüya olduğuna ihtimal dahi vermezsiniz. |
MURAT: Yaşadığımız hayatla uyurken gördüğümüz
rüyalar arasında ne fark var? Belki de bunu hiç düşünmediniz
hatta aklınıza bile gelmedi, ama rüyalar bu konuyu anlamakta
bize çok yardımcı olacak. Bir rüya bizi çok etkilese
bile günlük hayatın içine daldığımız andan itibaren
hem etkisini hem de netliğini kaybeder. Biraz önce kan
ter içinde bir kabustan uyanan bir insan, beşdakika
sonra kahvaltısını yaparken rüyanın sarsıcı etkisinden
kurtulmuşdurumdadır. Ya da güzel bir rüya görürken okula
gitmesi için uyandırılan bir çocuk, rüyadaki mutluluğunu
yüzünü yıkarken çoktan kaybetmiş durumdadır.
Rüyadaki olaylar bazen o kadar etkilidir ki insanlar
kimi zaman uyanınca yaşadıklarının gerçek olup olmadığını
düşünürler. Aslında uyandıktan sonra yaşadığımız hayatla
uyurken gördüğümüz rüyalar arasında teknik olarak hiçbir
fark yoktur. Bir insan rüya sırasında, uyanıkken yaptığı
şeylerin hepsini yapabilir; konuşur, yemek yer, nefes
alır, koşar, güler, ağlar, yaralanır, araba kullanır.
Günlük hayatının bir kopyası olan rüya ortamında herşey
zaten bildiği ve alışk olduğu şekliyle vardır. Bu yüzden
rüyadaki olaylara sanki onlar gerçekmişgibi tepki verir.
Bazen korku dolu bir rüyadan çığlık atarak uyanır bazen
de gördüğü güzel bir rüyadan hiç uyanmak istemez.
SABRİ: Ben de geçen ay gerçeğe benzer bir rüya
görmüştüm. Rüyamda sürat motoru ile denizin sularını
yara yara sahilde turlar atıyordum. Komşular deniz kenarında
toplanmış, yeni aldığım tekneyi hayranlıkla seyrediyor
ben de onları etkilemek için daha çok gaza basıyordum.
Denizin kokusunu, süratten meydana gelen sert rüzgarı
ne kadar net hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Motorun
gücü yüksek olduğu için yer-gök motorun uğultusu ile
inliyordu. Denizin suyu motor tur attığında zaman zaman
üzerime sıçrıyor, gözlüğümün camına sıçrayan su damlalarını
silmek mecburiyetinde kalıyordum. Son sürat giderken
motorun altı bir kaya parçasına çarptı ve tekne batmaya
başladı. Kendimi denize attım ve zar zor sahile kadar
yüzerek kurtuldum. Uyandığımda ise, rüyanın etkisiyle
kan ter içindeydim, uzun bir süre kayığa bile binemedim.
| Rüyada hissettiklerimizle uyanınca hissettiklerimiz arasında hiçbir fark yoktur. Kalabalığın seslerini duyarız, yüksek dalgaların ortasındayken denize düştüğümüzü görür ve onun heyecanını tıpkı gerçek hayattaymış gibi yaşarız. |
MURAT: Rüyada yaşadığımız olaylar ne kadar gerçekçi
değil mi? Şimdi rüyalarınızdaki ayrıntıları hatırlamaya
çalışn. Örneğin Sabri Bey, motorla giderken hissettiğiniz
ayrıntıları; sesleri, renkleri, kokuları hatta rüyada
yaşadığınız korku, açlık, neşe, sevgi gibi duyguları
uyanıkken yaşadığınız hallerinden ayırt edebilir misiniz?
SABRİ: Herhalde edemem.
TOLGA: Sizi bilmem ama ben geçen gün gördüğüm
rüyayla gerçek hayatı birbirine karıştırdım. O akşam
erkenden uyumak istedim çünkü ertesi gün ailece Adalar'a
yemek yemeye gidecektik. Kız kardeşim de kendi odasına
uyumaya gitti. Yorgun olduğum için hemen uykuya daldım.
Rüyamda kardeşimden yeni gömleğimi yıkamasını ve ütülemesini
rica ettim. O da hem pantalonumu ütüledi hem de gömleğimi
yıkayıp ütüledi. Bütün safhalarını gördüğüm bu işlemleri
hep yakından takip ediyor, bizzat başnda duruyordum.
Aysun, sabah kalktığımda hazır olacak şekilde istediklerimi
yerine getirmişti. Sabah uyandığımda gördüklerim rüya
mı, gerçek mi tam emin olamadım. Yani gerçekten kardeşim
eşyalarımı ütülemişmiydi, yoksa bu bir rüya mıydı? Biraz
düşünüp gerçek olduğuna kanaat getirdim ve gidip kız
kardeşime teşekkür ettim. Kardeşim şaşrınca anladım
ki bunların tümü rüyamdaki bir olaydı. Hemen lafı değiştirdim.
MURAT: Evet, çok doğru söylüyorsun, bazen rüyalar
o kadar gerçek gibi olur ki insan, gerçek hayatla karıştırır.
Ayrıca şunu tekrar tekrar hatırlatmak istiyorum: Rüya
görürken hissettiklerimizle uyanınca hissettiklerimiz
arasında hiçbir fark yoktur. Her iki durumda da aynı
uyarılara aynı tepkileri veririz. Yani yemek yiyince
tadını hisseder ve doyarız, tehlikeli bir durumda korkup
kaçarız, neşeli bir durumda gülüp eğleniriz. Zaman zaman
ilginç olaylar yaşasak da, hisler hiç değişmez.
SABRİ: Evet buna kesinlikle katılıyorum. Şu
an bile denizde yüzerek kurtulmaya çalıştığım anda suyun
ne kadar soğuk olduğunu hatırlıyor ve hatta hissedebiliyorum.
MURAT: Ancak tüm bunlardan daha da ilginç olan
şey, rüyalarımızda yaşadığımız bu olayları nasıl gördüğümüzdür.
Tolga sen söyler misin rüyalarımızı nerede görüyoruz?
TOLGA: Bu sorunun cevabı çok kolay. Elbetteki
rüyaları da beynimizde görüyoruz. Yani günlük yaşamda
nasıl herşeyi beynimizin algı merkezlerinde yaşyorsak,
rüyada da bu şekilde yaşyoruz. Teknik olarak bir farklılık
yok.
MURAT: Buraya kadar anlatılanları dinlediniz.
Peki Sabri Bey siz söyleyin, gece gözümüz kapalı olduğu
halde, karanlık beynimizin içinde bu kadar net ve renkli
bir dünya nasıl oluşuyor? Güneşnasıl parlıyor, çiçekler
nasıl rengarenk, deniz nasıl masmavi oluyor ve gözümüz
kapalıyken bunları nasıl görebiliyoruz? Görmek için
göze ihtiyacımız yok mu?
SABRİ: Bu sorulara verebilecek cevabım yok.
Ne demek istediğini anladım. Az önce anlattığım rüya
da bunun delili.
Filmde özel olarak tasarlanan bir simülatörle farklı boyutlar arasında yolculuk yapılmaktadır. |
Filmin kahramanı bu simülatöre girer. Ve bedeni hiç hareket etmemesine rağmen, kendisini bambaşka bir dünyada bulur. |
bedeni 20. yüzyılda simülatör aletindedir. Ancak o, kendisini 19. yüzyılda bulur. O herşeyi gerçek zannetmektedir ama aslında arabalar, insanlar, kendi kıyafeti, hatta kendi görüntüsü dahi sadece beynine gösterilen görüntülerden ibarettir. Hiçbiri gerçek değildir. |
sinema filmlerinde bu gerçekle ilgili konular sık sık işlenmektedir. Yukarıda bazı sahnelerini gördüğünüz film bunun yüzlerce örneğinden biridir. Bir simülatöre bağlanarak tamamen farklı bir yaşantıya geçen, algılar dünyası içinde kendini gerçek dünyada zanneden insanlarla ilgili senaryolar son yıllarda sık sık karşımıza çıkmaktadır. Bu filmler, insanın aslında çok açık olan fakat düşünmediği için fark edemediği bu büyük gerçeği kolayca kavramasına yardımcı olmaktadır. |
MURAT: Biz dışarıdan bir uyarı almasak da, bir
başka deyişle dünya dediğimiz şeye ait uyarılar yani
ışk, renk, boyut gibi özellikler doğrudan duyu organlarımıza
gelmese bile görüp hissedebiliriz. Bütün bu algılama
işlemleri sırasında bir dünyanın oluşması için duyu
organlarının dışarıdan getirdiği sinyallere ihtiyacımız
yok. Çünkü gören göz değildir, ya da duyan kulak değildir.
Mesela bütün bu algılar suni olarak üretilip doğrudan
beynimizin ilgili merkezlerine ulaştırılsa, hiç olmayan
bir keki yer, hiç olmayan bir ülkeye gider, hiç olmayan
bir çiçeği koklar ve bunların hayal olduğunu da anlayamazdık.
SABRİ: Nasıl yani?
MURAT: Mesela doyduğumuz zaman midemiz beynimize
bir sinyal yollayarak dolduğunu bildirir. Eğer biz aynı
sinyali hiç yemek yemeden beyne yollasak yine kendimizi
doymuşhissederdik. Biraz önceki örnekte olduğu gibi,
bir ağaca baktığınızı farz edin. Gözünüzün beyne gönderdiği
ağaçla ilgili sinyaller vardır. Bunların aynısını biz
suni olarak üretip ilgili sinirlere ulaştırsak, göze
ihtiyaç olmadan da yine aynı ağacı görürdünüz.
TOLGA: Aslında biraz önce verdiğimiz sanal dünya
örnekleri bu konuyu tam olarak açıklıyor. Bakın ben
bu konuyu biraz daha genişletip birkaç örnek daha vereyim,
iyice anlaşlması için.
Bildiğiniz gibi teknolojinin ilerlemesiyle birlikte
simülatör denen sistemler pek çok alanda kullanılmaya
başlandı. Takılan gözlüklü bir başlık ve eldiven bağlantısıyla
hayali bir ortam oluşturulabiliyor ve bunları kullanan
kişi bu ortamları aynen gerçek gibi yaşayabiliyor. Simülatörlerde
kişinin eline taktığı eldiven, içindeki mekanizmanın
etkisiyle parmak uçlarından beynine sinyaller gönderiyor
ve bu sinyaller neticesinde kişi örneğin bir kediye
dokunduğunu zannediyor. Ancak bu mekanizmanın benzeri
kafasına taktığı kaskta da bulunuyor. Algının kusursuz
olabilmesi için kasktan kişinin beynine sinyaller gidiyor
ve bu sinyaller neticesinde kedinin görüntüsü de beyinde
oluşuyor. Bunun yanı sıra kişiye kedinin sesi de dinletiliyor.
Böylece hem görüntü hem ses hem de dokunma hissiyle
algıda mükemmellik elde ediliyor. Ortada tek bir kedi
bile yokken, kişi gerçekten bir kediyle karşkarşya olduğunu
zannediyor.
SABRİ: Şimdi anladım!
SİBEL: Ben de anladım. Düşünsenize, anlattığım
rüyayı görürken birisi rüyama girse ve bana "korkma,
bir rüya görüyorsun, bunların hiçbiri gerçek değil,
şu anda yatağında yatıyorsun, beyninin içindeki şeyleri
seyrediyorsun" dese, onu çok sert bir şekilde tersler,
bana vakit kaybettirdiği için de kızardım. Evet şimdi
daha iyi anlıyorum, gece gördüğümüz rüyadaki görüntülerle,
uyanınca görmeye devam ettiğim görüntüler arasında bilimsel
olarak da, mantıksal olarak da bir fark yok. Zaten bilgisayarlarla,
simülatörlerle böyle üç boyutlu ve gerçekçi görüntüler
yapıp hiç olmayan bir ortamı insanlara yaşatmak artık
sıradan bir olay haline gelmişdurumda.
| Yukarıda bir simülatör aleti görülmektedir. Başa takılan gözlük suni görüntüler gösterirken, eldiven, insana, aslı olmayan maddelere dokunduğu hissi verir. |
Bu, bana geçen gün seyrettiğim bir filmi de hatırlattı.
Belki siz de izlemişsinizdir. Filmin konusu şu an konuştuğumuz
örnekle aynıydı. Filmin kahramanları bir makinaya bağlanıp
bilgisayar yardımıyla çok farklı mekanlarda, çok farklı
şeyler yaparlarken buluyorlardı kendilerini. Örneğin,
bir spor salonunda Uzakdoğu sporları yaptıklarını zannediyorlardı.
Ama o sırada dar bir odada, bir koltukta oturuyor durumdaydılar.
Üstelik filmin bir yerinde bir oyuncu başroldeki kişiye
gördüğü şeylerin aslında görüntü olduğunu, o anda bir
bilgisayara bağlı olduğunu, içinde dolaştıkları bütün
şehrin, insanların, bilgisayar tarafından hazırlanmışgörüntüler
olduğunu anlatmaya çalışyordu. Filmdeki kahraman inanmayınca
bilgisayar bütün görüntüyü donduruyor, o zaman oyuncunun
kanaati geliyordu.
TOLGA: Evet, o filmi ben de seyrettim ama hiç
bu açıdan düşünmemiştim.
| Yandaki karede görüldüğü gibi filmin kahramanı gerektiğinde insanüstü bir performans sergileyip, havada uçabilmektedir. Bunu son derece gerçekçi bir şekilde yaşamaktadır. Ancak bu, aslında bilgisayar tarafından beyinde yaşatılan bir hayalden ibarettir. Filmin kahramanı bu heyecan verici olayları yaşadığını zannederken, aslında koltuğunda oturmaktadır. |
SABRİ: MURAT, ben de anladım ama bu konuyu
biraz daha açar mısın? Ne kadar çok örnek verirseniz
o kadar iyi anlaşlıyor!
| Bahsi geçen filmde başrol oyuncusu üst karede görüldüğü gibi aslında bir koltukta bilgisayara bağlı vaziyette oturmaktadır. Ancak durum böyle olduğu halde kendisini ortadaki karede görüldüğü gibi Uzakdoğu sporları yaparken veya alttaki karede görüldüğü gibi kurşunlara hedef olmayacak kadar olağandışı bir hızla hareket ederken bulmaktadır. Üstelik herşey öylesine gerçekçidir ki aktör gözünü koltukta açtığında büyük bir şaşkınlık yaşamaktadır. Bu da bir ortamı insanlara yaşatmak için dışardaki somut gerçekliğe ihtiyaç olmadığının kanıtıdır. | |
MURAT: Elbette! Bak şimdi senin rüyana dönelim,
rüyanda denizde yüzerken suyun soğukluğunu, suyun kaldırma
gücünü, ağzına kaçan deniz suyunun tuzlu tadını, denizin
kokusunu, kulaç atarken meydana gelen yorgunluğunu,
dalgaların, martıların sesini, kulaç atarken sudan çıkan
sesleri, yüzerken suda meydana gelen dalgalanmayı, köpürmeyi
ve daha yüzlerce, binlerce detayı topluca hissetmedin
mi?
| İnsan rüyasında da yukarıdaki karelerde görülen işlerin hepsini yapar; telefonda konuşur, ofiste çalışır, kayak yapar, gazete okur, seyahat eder, çocuğuyla oynar. Rüya görmesine rağmen tüm bunlar son derece gerçekçidir. Aynı şey dünya hayatı için de geçerlidir. Aslında her ikisi de yani rüyada yaşananlar da dünyada yaşananlar da beyinde algılanan görüntüler bütünüdür. İnsanın, her an muhatap olduğu bu olağanüstü gerçeği iyice sindirerek düşünmesi gerekir. |
SABRİ: Evet.
MURAT: Bu kadar çok ve alışk olduğun ayrıntı
yüzünden görüntünün gerçek olduğuna tam ikna oldun değil
mi?
SABRİ: Evet.
MURAT: İşte dünya hayatı da rüyadaki algılar
bütünü gibi ve hatta daha da fazla inandırıcıdır. Algıladığımız
uyarılar o kadar fazla, detaylı ve nettir ki birçok
kişi, aksine ihtimal dahi vermeden, ömrünün sonuna kadar
gördüğü herşeyin aslıyla muhatap olduğunu zannederek
yaşar. Ta ki ölünceye kadar... Oysa aynı şey rüyan için
de geçerli. Demin de konuştuk, rüyanda da girdiğin denizin,
oturduğun koltuğun aslıyla muhatap olduğunu zannediyorsun.
Kısacası iyi düşünürsen rüyanda yaşadığın şeylerin de,
uyanınca yaşadığın hayatın da aynı görüntülerden oluştuğunu
anlarsın.
SABRİ: Bunu anlıyorum ama rüyadan uyanınca dünyaya
geri dönüyorum. Yani gerçek dünya, ben rüya görürken
olduğu yerde duruyor. Bu yüzden algıların dışndaki maddi
dünyanın varlığı ortada değil mi?
MURAT: Aslına bakarsan maddi dünya dediğimiz
şey, hakkında hiçbir bilgimiz olmayan, nasıl bir şeye
benzediğini de asla öğrenemeyeceğimiz bir mekandır.
Algılarımız dışnda, kendi başna bir maddeyi biz asla
göremez ve ona asla dokunamayız. İnsan, gözünü açtığı
günden itibaren hep algılarla muhatap olur; okulu, ailesi,
oyuncakları, yediği yemek, bindiği araba, arkadaşları,
karşsındaki güzel bir manzara, evi, odası, işyeri yani
hayatını oluşturan herşey beyninde seyrettiği bir filmden
ibarettir. İnsan duyularından asla sıyrılamayacağı için
dışarıda ne var diye gidip bakması, görmesi de mümkün
değildir. Bu yüzden aslında her insan ömrü boyunca beyninin
içindeki dünya görüntüsüyle muhatap olarak yaşar.
SABRİ: Ama insanlar aya gidiyor ya da ben uçağa
binip başka şehre gidebiliyorum, demek ki bir mesafe
var!
MURAT: Aslında mesafe, derinlik, büyüklük gibi
kavramlar da görüntünün bir parçasını oluşturuyor. Basit
örneklerle bunu anlamak mümkün. Gece rüyanda ayı ve
yıldızları görebiliyor musun? Ya da anlattığın rüyada
olduğu gibi tekneye binip dolaşabiliyor musun?
| ve derinlik gibi kavramlar sizi yanıltmasın. Çünkü rüyanızda da bu kavramların varlığıyla karşılaşırsınız. Nasıl ki gerçek hayatınızda gökyüzüne baktığınızda ay ve yıldızları kendinizden belirli bir uzaklıkta görüyorsanız, rüyanızda da aynı şekilde görürsünüz. Ama aslında onlar beyninizdeki görme merkezindedir. |
SABRİ: Evet�
MURAT: Rüyandaki ay ve yıldızlar uyanık halinde
gördüğün yıldızlarla aynı mesafede değil mi?
SABRİ: Evet ama�
TOLGA: Ben cevap verebilir miyim? Bunu optik
dersinde okumuştuk! Mesafe dediğimiz şey bir çeşit üç
boyutlu görme şeklidir. Görüntülerde mesafe ve derinlik
hissini uyandıran şey perspektif, gölge ve hareket dediğimiz
unsurlardır.
MURAT: Çok doğru! Optik biliminde boşluk (space)
algısı denilen bu algı şekli de renk algısı gibi çok
karmaşk sistemlere sahiptir ama basit bir dille anlatmak
gerekirse şöyle söyleyebiliriz: Aslında gözümüze gelen
görüntü sadece iki boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik
ölçülerine sahiptir. Göz merceğine gelen görüntülerin
boyutları ve iki gözün aynı anda iki farklı görüntü
görmesi derinlik ve mesafe hissini oluşturur. Yani bizim
her bir gözümüze düşen görüntü diğer göze gelen görüntüden
açı, ışk gibi unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu
iki farklı görüntüyü tek bir resim haline getirerek
derinlik ve mesafe hissini oluşturur.
Hadi bunu daha iyi anlamak için bir deney yapalım.
Tolga sen denek olur musun?
TOLGA: Memnuniyetle!
MURAT: Önce sağ kolunu iyice ileri uzat ve işaret
parmağını göster. Şimdi gözlerini parmağına odaklayıp
sırayla sağ ve sol gözlerini kapatıp aç. İki gözüne
farklı iki görüntü geldiği için parmağının hafifçe yer
değiştirdiğini veya kaydığını göreceksin. Şimdi gözünü
sağ işaret parmağında odaklamaya devam ederken sol işaret
parmağını mümkün olduğu kadar gözlerine yaklaştır. Yakında
olan parmağının çift görüntü oluşturduğunu fark edeceksin,
bu ise algı sisteminde uzaktaki parmağından farklı bir
derinlik oluştuğunun delilidir. Şimdi bu durumdayken
gözlerini sırayla kapatıp açarsan yakındaki parmağın
daha fazla yer değiştirdiğini göreceksin çünkü iki göze
düşen görüntülerin farkı artmıştır.
| Yukarıdaki şemada görüldüğü gibi aslında göz 2 boyutlu bir görüntüyle muhataptır. Görme işlemi sırasında her iki göze düşen görüntü sonradan tek bir resim haline getirilir. Böylece 3 boyutlu bir görüntü elde edilir. |
TOLGA: Evet doğru söylüyorsun!
SİBEL: Ben de yaptım�Şimdi aklıma geldi, üç
boyutlu film yaparken de bu teknik kullanılıyor; iki
farklı açıdan çekilen görüntü aynı ekran üzerine yansıtılıyor.
Seyirciler renk filtresi veya polarize filtreli özel
gözlükler takıyorlar. Gözlüğün camındaki filtreler iki
görüntüden birini yakalıyor, beyin bunları birleştirip
üç boyutlu görüntü haline getiriyor öyle değil mi?
MURAT: Doğru! Şimdi başka bir deney yapalım.
Sibel, tek gözünü kapatıp etrafına bakar mısın? Derinlik
algılamaya devam ediyorsun değil mi? Peki üç boyut gibi
keskin bir algı nasıl oluyor da tek, iki boyutlu bir
retinada oluşabiliyor?
Bunun cevabı, tek gözle bakıldığında etkili olan derinlik
unsurlarında saklıdır.
İki boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşması,
iki boyutlu bir resimde gerçekçi bir derinlik hissi
oluşturmaya çalışan ressamın kullandığı tekniğe çok
benzer. Bazı ressamlar bu derinlik hissini oluşturmada
çok başarılıdırlar. Derinlik hissini oluşturan bazı
önemli unsurlar vardır, bunlar: nesnelerin üst üste
yerleşmesi, atmosfer perspektifi, doku değişimi, doğrusal
perspektif, boyut, yükseklik ve harekettir. Size bunlarla
ilgili resimler de getirdim.
MURAT: Üst üste gelen görüntüler derinlik hissinin oluşmasında
çok önemli bir unsurdur. Sabri Bey deney sırası sizde.
Şimdi şu iki kalemin birini bir elinize diğerini de
öbür elinize alın. Gözlerinizin biraz uzağında tutun
ama üst üste gelmesinler. Şimdi bir kalemi azıcık uzaklaştırın
ve tek gözünüzü kapatın. İki gözle bakmayınca hangisinin
daha uzakta olduğunu anlamak ne kadar zor değil mi?
SABRİ: Evet haklısın!
MURAT: Şimdi bir gözünüz kapalı olarak iki kalemi
birbirine yaklaştırın ve bir tanesini diğerinin üstüne
getirin, şimdi derinlik ve mesafe daha kolay ölçülüyor
değil mi?
SABRİ: Doğru!
MURAT: Çok ünlü bir Amerikalı psikolog olan
James J. Gibson, doku değişiminin derinlik hissinde
ne kadar önemli olduğunu ilk olarak anlayanlardandı.
Dolaştığımız yüzey, yol ya da çiçeklerle dolu bir tarla
aslında bir dokudur. Bize yakın olan dokular daha detaylı,
uzakta kalanlar ise daha silik gözükür. Bu yüzden bir
doku üzerine yerleştirilen nesnelerin mesafesi hakkında
yargıda bulunmak daha kolaydır.
SİBEL: Sen bunu söyleyince dün gördüğümüz ayçiçeği
tarlası aklıma geldi, bütün bunları birleştirdiğimde,
tarlanın bana neden uçsuz bucaksız göründüğünü daha
iyi kavrıyorum.
| Üç boyutlu film izlerken iki farklı açıdan özel çekilen görüntü aynı ekran üzerine yansıtılır. Takılan gözlük sayesinde beyinde 3 boyutlu görüntü elde edilir. Yani aslında seyircilerin karşısında 3 boyutlu bir görüntü yoktur. Fakat özel bir teknikle bu elde edilir. Benzer şekilde insanın dünya hayatında gördüğü görüntülerin 3 boyutlu oluşu da onu yanıltmaktadır. | |
MURAT: Ayrıca burada gölge ve ışk unsurları
da devreye girerek üç boyutlu görüntüyü tamamlar. Mesela
ressamların yaptığı resimleri hayranlıkla seyretmemizin
nedeni, gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak resme
verdikleri derinlik ve gerçekçilik hissidir. Perspektif,
uzaktaki şeylerin gören kişiye göre yakındaki şeylere
oranla daha küçük olarak gözükmesinden kaynaklanır.
Mesela bir manzara resmine baktığında uzaktaki ağaçlar
küçük, yakındaki ağaçlar büyük gözükür ya da arka plandaki
dağ görüntüsü ön planda duran insan görüntüsünden daha
küçük çizilir. Doğrusal perspektifte ise ressamlar paralel
çizgileri kullanırlar. Mesela tren rayları ufuk çizgisinde
birleşerek mesafe ve derinlik hissini oluşturur.
SİBEL: Sonuçta mesafe ve derinlik dediğimiz şeyin de beynimizde
oluşan bir algı olduğu ortaya çıktı!
MURAT: Doğru, işte bu unsurların görüntüde üstün
bir ilim ve sanatla kullanılmışolması ve sayısız miktarda
ayrıntının biraraya gelmesi sonucunda, ortaya algılarımızdan
oluşan ama çok gerçekçi ve inandırıcı bir dünya çıkıyor.
SABRİ: Yani şey gibi mi? Eskiden siyah-beyaz
televizyonlarda karlı görüntüleri seyrederdik ama o
kadar etkileyici olmazdı, şimdi sinemaya gidince iyi
çekilmişbir film olursa insan kendini kaptırıyor sanki
gerçekmişgibi hissediyor. Geçen gün ailece dinozorları
anlatan üç boyutlu bir filme gittik, filmi seyretmemiz
için birer tane üç boyut gözlüğü verdiler, ben bile
dinozorları canlı zannettim, hele çocukları hiç ikna
edemedim. Sanki canavarlar sahneden çıkıp üzerimize
gelecek gibi oluyordu.
| | |
| Yanda ve üstte, ressamların gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak resme verdikleri derinlik ve gerçekçilik görülmektedir. Bu resimlerin tümü aslında düz bir satıhtadır ama, yapılan çizim derinlik varmış izlenimi uyandırmaktadır. |
MURAT: Evet Sabri Bey, haklısınız. Bir görüntüde
ayrıntılar, yani ışk, gölge, boyutlar ne kadar ayrıntılı
işlenirse o görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı
aldatır. Böylece biz üçüncü boyut olan derinlik ve mesafe
varmışgibi hareket ederiz. Halbuki bütün görüntüler
bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde bulunur.
Beynimizdeki görme merkezi 1cm3'lük bir hacme sahiptir,
yani bir nohuttan bile küçük! Bütün o uzak mesafeler,
uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, ay, güneş, havada
uçan uçak, kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekanda yer
alır. Yani sizin bakıp binlerce kilometre yukarıda dediğiniz
bir uçakla, elinizi uzatıp tutabildiğiniz bardak arasında
teknik olarak bir mesafe yoktur, tümü beyninizdeki algı
merkezinde tek bir satıh üzerindedir.
SABRİ: Bu konuyu ben de anladım. Görüntü, ses,
tat gibi, mesafe ve derinlik hissinin de beynin bir
özelliği olduğu konusunda bir şüphem kalmadı. Ancak
bu neyi değiştirir, ben onu tam anlayamadım. Yani herşeyin
görüntüsünün beynimde olması ne fark eder?
MURAT: O zaman şu sorulara cevap verin: Algılar
dışnda, kendi başna maddi bir dünya ile muhatap olduğumuzu
neye dayanarak iddia edebiliriz? Herşeyin aslı ile karşkarşya
olduğumuz konusunda bir delilimiz var mı?
SABRİ: Dur biraz düşüneyim� Şu ana kadar konuştuklarımızı
göz önünde bulundurursak elimizde bir delil olmadığı
ortaya çıkıyor. Ama bu görüntülerin kaynağı olan somut,
mutlak maddi nesneler olmalı, öyle değil mi?
| Bu resimlere baktığınızda her birinde bir derinlik hissi ve mesafe görülür. Örneğin en üstteki resimde size yakın ve uzak ağaçlar vardır. Oysa gerçekte bu iki boyutlu bir resimdir ve tüm ağaçlar aslında aynı satıhta yer almaktadır. Ancak perspektif sanatı kullanılarak böyle bir derinlik elde edilmiştir. O halde hayatımız boyunca muhatap olduğumuz görüntülerin de aslında tek bir satıhta olması mümkündür. |
MURAT: Sabri Bey, sizin mutlak madde dediğiniz
şey nedir ?
SABRİ: İşte elle tuttuğum gözle gördüğüm, tek
başna var olan, boşlukta yer kaplayan, kütlesi ve hacmi
olan herşey.
MURAT: Mesela şu ileride duran sizin arabanız
maddi bir nesne midir?
SABRİ: Evet.
MURAT: Arabayı madde yapan özellikler nelerdir?
SABRİ: Yapımında kullanılan metaller, boyalar
sonra büyüklüğü ve ağırlığı gibi şeyler.
MURAT: O halde demin konuştuğumuz şeylere geri
dönersek, algılarımızın bize ulaştırdığı araba görüntüsünden
renk, sertlik, ışk, derinlik gibi sadece algıyla ortaya
çıkan hisleri kaldırırsak geriye ne kalır? Daha doğrusu
şöyle soralım: Duyu organlarınızdan beyninize giden
sinirleri kessek veya bir süre durdursak, karşnızda
ne kalır?
SABRİ: Hiçbir şey!
| Soldaki resimde kişiyle uçaklar arasında bir uzaklık olduğu vurgulanmıştır. Sağda ise elde tutulan bardak uçaklara kıyasla çok yakın görünmektedir. Gerçekte ise uzaktaki uçaklar da, adamın elindeki bardak da tek bir satıhtadır. Kişilerle bu nesneler arasında bir uzaklık yoktur. Her iki görüntü de beyindeki algı merkezindedir. | |
MURAT: Size burada hemen Bertrand Russell'dan
bir alıntı aktarmak istiyorum. Bu, şu ana kadar konuştuklarımızı
zihninizde daha da iyi canlandıracaktır. Russell bu
konuda şunları söylüyor: "�Parmaklarımızla masaya bastığımız
zamanki dokunma duyusuna gelince, bu, parmak uçlarındaki
elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir.
Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların
yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki
aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmışolsaydı, hiç
masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik."4
Yani siz arabanıza dokunduğunuzu düşündüğünüzde bu,
parmak uçlarınızdaki elektron ve protonların beyninize
ilettiği sinyallerdir.
Bu konuyu rüyalarla da açıklamak mümkündür. Sabri Bey,
rüyada gördüğümüz araba görüntülerinin maddi gerçeklikleri
var mı? Kendi arabanızı rüyanızda görseniz, aynı şeyi
söylemeyecek misiniz?
SABRİ: Elbette ki yok, dolayısıyla söylediğinizi
kabul ediyorum. Buradan da anlıyoruz ki, madde denilen
şeyin gerçeğinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz.
MURAT: Merak etmeyin Sabri Bey, bunu hiç kimse
bilmiyor. Madde denilen herşey sadece birer algıdır
bizim için. Algılarımız bize sadece renk, ışk, tat,
koku gibi görüntüyü oluşturan hisleri ulaştırır ama
bunlardan ayrı olarak madde diye bir şey hakkında bir
bilgi ulaştırmazlar. Bu yüzden biz, dışmızdaki dünyanın
gerçekte nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Bilimin
ulaştığı sonuç da budur. Herşeyin yalnızca maddesel
varlıklardan oluştuğunu iddia edenlerin ise bunu ispatlama
noktasında verecekleri bir cevap yoktur. Bütün ömrümüz
boyunca sadece zihnimizdeki görüntüleri gördüğümüz ve
bütün dünyamız bu görüntülerden ibaret olduğu için madde
adı verilen ve duyularımızın dışndaki bir mekanda bulunan
şeyi tarif etmek, hakkında yorum yapmak mümkün değildir.
Çünkü bu, doğuştan kör bir insanın renkler hakkında
yorum yapmasına benzer bir şeydir. Renkleri hiç görmemiştir
ki tarifini yapsın. Böyle bir tarif yapmaya kalkışan
bir kişi sadece varsayımda bulunmaktadır.
| Şayet beyne bir bilgisayar bağlansa ve bilgisayardan beyne dokunma hissini oluşturacak elektrik sinyalleri gönderilse, gerçekte bir dokunma olayı olmadığı halde kişi dokunduğunu zannedebilir. Simülatör örneğinden de hatırlanacağı gibi bunu başarmak mümkündür. |
TOLGA: Murat, şimdi aklıma geçen gün yaşadığım
bir olay geldi. İki arkadaşmla beraber yazlık evimizin
önünde dolunayı sabit, küçük bir teleskopla seyrediyorduk.
Arkadaşma "Ayın dolunay olarak görünüşü çok güzel, bu
kadar uzaktan böyle pırıl pırıl parlaması da çok etkileyici,
kraterleri, dağları bile belli oluyor. Uzaklığı binlerce
kilometreymiş, müthişbir uzaklık!" derken gözümün alt
kapağı kaşndı. Kaşmaya başlayınca ayın, aşağı yukarı
çeşitli yönlere hareket ettiğini gördüm. Gözümü teleskoptan
ayırdım. Bir gözüm kapalı olarak gözümü kaşmaya devam
ettim. Yazlıklar da, arkadaşm da, boydan boya deniz
ve yazlıktaki bütün evler de kaşmanın şekline göre çeşitli
yönlerde hareket ediyordu. Ay gerçekten de binlerce
kilometre uzakta olsa, göz kapağının kaşnması kadar
basit bir işlemle bu kadar hareket eder miydi? Arkadaşm,
sahil, yazlıktaki evler, deniz çeşitli uzaklıklarda
görünüyordu. Ama hepsi basit bir göz kaşma hareketiyle
toptan hareketleniyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum ki
dışarıda olduğunu düşündüğüm ve uzakta zannettiğim birşeyi
seyrettiğimi sandığımda aslında yanılıyormuşum. Gerçekte
ay da, diğer nesneler de ve hatta kendim de aynı yerdeymişim.
Bunların hepsi yalnızca beynimde oluşan 3 boyutlu bir
görüntüymüş.
MURAT: Çok güzel! Şimdi bir kere daha tekrar
edelim. Yolda yürüyen bir insan aslında beyninin içindeki
yolda yürür, beyninin içindeki arabalar yanından geçer.
Tıpkı rüyasında yürüdüğü gibi tenha bir yolda yürürken
Tolga''nın yaptığı gibi iki gözümüzün alt kapaklarını
hafifçe ovuşturmamız bize bu gerçeği daha iyi hatırlatır.
Yol ve ağaçlar çeşitli yönlere doğru hareketlenir. Bu,
beynimizin içindeki görüntünün hareketlenmesidir. Seyrettiğimiz
televizyonun anteni ile uğraşldığında nasıl görüntü
hareketlenirse burada da aynı sistem vardır. Beynimizin
içindeki televizyonun karşsında oturmuşonu seyreden
bir insan konumundayız, görüntüde ne gösterilirse onu
seyrederiz. Yemek yemek, yolda yürümek, okula gitmek,
işdönüşü arkadaşlarla buluşmak; yani bütün hayatımızı
sanki bir video kasetteki film gibi seyrederiz. Görüntü,
ses, koku, tat, dokunma duyusu beyinde hissedilen duyulardır.
Yani dışdünyamızı, iç dünyamızda yaşarız. Beynimizin
içindeki küçük evimizde bütün hayatımızı geçiririz.
Oradaki TV'den dışarıyı seyrederiz. Bütün bunları beynimizin
içindeki 1 cm3'lük "hücremiz"de yaşarız. O "hücremiz"den
hiç çıkmadan bir ömür süreriz.
örnek üzerine düşünülecek olunursa, kişi aya baktığında da teleskoba ya da karşısındaki manzaraya baktığında da aslında aynı satıhtaki görüntülere bakmaktadır. Oysa bunlar insanı farklı mesafelerdeymiş gibi yanıltabilmektedir. Bu tür farklı uzaklıklara bakıp siz de Tolga gibi göz kapağınızın altını kaşıyacak olursanız baktığınız şeylerin sabit durmadığını, hareketlendiğini görürsünüz. |
TOLGA: Mesela renk körü olan bir insanın dünyayı
farklı renklerde görmesi de bu konuya delil olur mu?
MURAT: Galiba bu konuyu iyice anladınız. Evet
sizin de söylediğiniz gibi, insan bir ömür boyu bu görüntüleri
seyrettiği için algıları ona ne ulaştırırsa dünyayı
o şekilde algılar. Duyu organlarında oluşan hasarlar
bozuk bir algıya yol açar, bu yüzden bir renk körü gerçek
rengi anlayamaz. Göz hastaları dünyayı bulanık görür.
SABRİ: Anlıyorum�
MURAT: İnsan ömrü boyunca bu görüntülerin dışna
çıkamaz, bu yüzden gördüğümüz şeylerin bizim gördüğümüz
şekilde olduklarını iddia etmek, bunların gerçekleriyle
muhatap olduğunu düşünmek mantıksız ve faydasızdır.
TOLGA: Bir dakika Murat, ben bir şey sormak
istiyorum, bu konuyu bilen çok kişi var mı? Daha önce
bu konuyu gündeme getiren, anlatan insanlar olmuşmu?
MURAT: Demin de söylediğim gibi bu gerçeği keşfetmişsayısız
insan var. Sadece düşünce alanında değil, bilimin; fizik,
atom, astronomi gibi konularında çalışan, hepimizin
adlarını çokça duyduğumuz ünlü bilim adamları da bu
konuyu bir şekilde anlayıp kendilerince yorumlamışlar.
Materyalist düşünürler, mesela Marx, Lenin gibi insanlar
da bu konuyu o dönemde öğrenmişler ama kendi maddeci
görüşleri açısından çok tehlikeli görmüşler. Bu yüzden
her ne kadar gerçeği bilseler de böyle bir şeyi kabul
etmenin kendi çıkarlarını engelleyeceğini fark edip
bu gerçeğe karşönlemler almaya çalışmışlar. İstersen
sana gerekli kaynakları vereyim, sen de bir araştırma
yap, sonuçlarını yarın konuşuruz.
2.Gün
Ertesi gün konu bir yemek sofrasında devam eder
SABRİ: Arkadaşlar bütün gece düşündüm, hala cevaplayamadığım
bir soru buldum. Tamam herşey beyinde algılanıyor ama
dışarıda da bunların asılları aynen benim gördüğüm şekilde
olmalı, eğer olmasaydı seninle konuşabilir miydik? Benim
söylediklerimi nasıl anlıyorsun? Demek ki karşmda başka
insanlar var ve onlarla ortak dili konuşup ortak tatları
alıyoruz. Mesela yemek hepimize aynı tadı verdi, salatadaki
limon hepimiz için ekşiydi, demek ki dışarıda herkesin
yediği ortak bir yemek lezzeti, ortak bir limon tadı
var. Veya fabrikaya gittiğimde işçiler orada çalışyorlar
ve onların işbölümü ile ürettikleri malları biz satıyoruz.
Ben muhatap olmasam da dışarıda bu dünya aynen var.
Öyle değil mi?
MURAT: Sabri Bey bunu sorduğunuz iyi oldu, böylece
dün konuştuğumuz şeyleri hatırlama imkanı bulduk. Şimdi
baştan başlayıp adım adım gidelim. Birincisi bizim dünya
dediğimiz bütün görüntü, ses, koku, tat ve her türlü
hissin beyinde olduğunu dün bilimsel olarak ortaya koymuştuk
ve siz de kabul etmiştiniz öyle değil mi?
SABRİ: Doğru!
MURAT: O zaman beni nerede görüyorsunuz?
SABRİ: Beynimde.
MURAT: Peki ya sesimi nerede duyuyorsunuz?
SABRİ: Beynimde�
MURAT: Bu oda, odadaki eşyalar, Sibel ve Tolga'ya
ait ses ve görüntüler nerede oluşuyor?
SABRİ: Onlar da beynimde ama�
MURAT: Yediğiniz limonun ekşi tadını nerede
hissediyorsunuz?
SABRİ: Tamam anladım o da ve siz de beynimin
içindesiniz!
MURAT: Aynı şekilde eviniz, aileniz, işyeriniz,
işçileriniz, ürettiğiniz mallar, seyrettiğiniz televizyon,
gittiğiniz bir ülke, onların konuştuğu yabancı dil ve
bunlara ait her türlü bilgi ve bunların arasında kıyas
yapmanızı sağlayan hafıza da beyninizde değil mi?
Bakın bu önemli gerçekle ilgili Bertrand Russell ve
L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri
şöyledir: "� örneğin bir limonun gerçekten var olup
olmadığı ve nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz ve
incelenemez. Limon, sadece dille anlaşlan tat, burunla
duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir
ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve
yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla
bilemez."6
SİBEL: O halde bir yiyeceği tattığımızda bir
başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda
başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız
ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Böyle
söyleyebilir miyiz?
MURAT: Evet Sibel. Çok doğru ifade ettin. Ünlü
bilim adamı Lincoln Barnett de bu konuyu tam olarak
şöyle ifade ediyor: "Hiç kimse kendisinin kırmızıyı
ya da do notasını duyuşunun başka bir insanınki ile
aynı olup olmadığını bilemez."7
Biz ancak duyu organlarımızın bize ilettiği kadarını
bilebiliriz. Çünkü dışmızdaki somut gerçekliğe doğrudan
ulaşmamız mümkün değildir. Onu da yorumlayan beyindir.
Aslına hiçbir koşulda ulaşamayız. Dolayısıyla aynı şeyden
söz ettiğimizi düşündüğümüzde dahi, aslında herkesin
beyni farklı bir şey algılıyor olabilir. Bunun sebebi
algılanan şeyin algılayana bağlı oluşudur.
İşte görüyorsunuz, her an sadece algılardan oluşmuşbir
görüntüyü seyrettiğimiz, dışmızdaki nesnelerin asıllarıyla
hiçbir şekilde muhatap olamadığımız konusunda yapılacak
bir itiraz veya getirilecek aksi bir delil yoktur. Bu
aşamadan sonra insanın bunu kabul etmesini engelleyen
şeyler samimi şüpheler değil, önyargı, dünyaya bağlılık,
hırslar gibi kişisel sorunlardır.
SABRİ: Biraz düşünmem lazım!
SİBEL: Dünden beri bu konuyu düşünüyorum. Aklımda
hiç şüphe kalmadı ama insanın alışması biraz zor oluyor;
çünkü gördüğüm şeylerdeki sonsuz sayıdaki ayrıntı dikkatimi
dağıtıyor. Murat, bir soru da ben sormak istiyorum.
Bu mükemmel görüntüler nereden geliyor? Gerçi cevabını
tahmin ediyorum ama sen anlatırsan daha iyi olur.
TOLGA: Ben daha önce bir şey eklemek istiyorum.
Dün gece Murat'ın anlattığı konularla ilgili çok sayıda
kitaba baktım. Ayrıca internette de uzun bir vakit geçirdim.
Sabaha kadar bu konuyu araştırdım. Aslında senin de
söylediğin gibi Eflatun'dan Muhyiddin Arabi'ye, Immanuel
Kant'tan George Berkeley'e kadar düşünürlerin büyük
bir kısmı bu konuyu bir şekilde anlamışve anlatmış.
Ancak yaşadıkları dönemin koşulları ve karşt görüşlerin
baskısı, konunun tam olarak anlaşlmasını ve yaygınlaşmasını
engellemiş. Bir kısmı da keşfettikleri şeyi yanlışdeğerlendirmişler.
Ben bunları inceledikten sonra, bu konuyu yabancı kaynaklarda
biyoloji, fizik ve anatomi açısından da araştırdım ve
herşeyin algıda anlam kazandığı ve beynimizdeki bir
görüntüyü seyrettiğimiz konusunda hiç şüphem kalmadı.
| Buraya kadar anlatılan gerçekler ortaya koymaktadır ki insan yaşamı boyunca muhatap olduğu herşeyi aslında beyninde görmektedir. Örneğin bir gökdelenin 20. katından pencereyi açıp dışarı baktığınızda gözünüzün önünde duran tüm şehir, binalar, insanlar, iş yerleri, arabalar, caddeler, sokaklar, gökyüzü, deniz, burada saydığımız ve sayamadığımız herşey aslında yalnızca ve yalnızca beyinde algılanan bir görüntüden ibarettir. |
MURAT: Tolga, çalışman için seni kutlarım. Maddenin
bir algılar bütünü olması gerçeğini yarım anlayanlar;
"Bu bir idealizmdir, bilinen eski bir felsefedir." diyerek
konuyu geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Oysa bu, geçiştirilecek
bir konu değildir. Bütün insanlık için ehemmiyeti çok
büyük olan fevkalade önemli bir gerçektir. Senin de
söylediğin gibi bu konu ne düşünce dünyasında ne de
bilim dünyasında yeni bir konu değil. Bilimin henüz
çok fazla gelişmediği çağlarda da düşünen bazı bilinçli
kişiler bu konuyu ya ilahi kitaplar ve elçilerin yol
göstermesiyle ya da tefekkür yoluyla fark etmişlerdir.
Biraz önce de bazı düşünürlerden alıntılar yaptık zaten.
Felsefenin iki kolundan biri olan idealizm ve ilahi
dinlerde rastladığımız tasavvuf bu konuyla yakından
ilgilenmiştir. Ayrıca gelişen bilimle beraber fizik,
astronomi, atom fiziği, psikoloji, biyoloji, tıp gibi
bilimler ister istemez bu gerçeğin teknik yönlerini
ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden bu konunun insana yabancı
gelmesi, bu saydığımız konulara uzak olmasından kaynaklanmaktadır.
Halbuki bugün liselerdeki biyoloji derslerinde bile
algıların beyinde oluşması konusu etraflıca anlatılmaktadır.
Yani her insan okulda öğrendiği birkaç biyoloji bilgisiyle
bile bu gerçeği kavrayabilir.
TOLGA: Böyle çok bilinen bir konudan haberdar
olmamak inanılacak gibi değil! Bunu düşünmeyi engelleyen
insanların amaçlarını anlayamıyorum!
MURAT: Senin de söylediğin gibi, hem bu gerçeği
keşfeden kişilerin içinde bulundukları koşullar, hem
bu kişilerin büyük bir kısmının yaptığı yanlışyorumlar
ve en önemlisi insanların bu konuya karşolan tepkileri
bu konunun bütün dünya tarafından anlaşlmasını engellemiş.
Maddeci dünya görüşü bu gerçeği saklamak, yalanlamak,
engellemek için her türlü çareye başvurmuştur. Mesela
bu konuyu çok iyi anlamışbir filozof olan Berkeley,
döneminin en büyük düşünürü olmasına rağmen bu konudaki
çalışmalarına karş, Fransız materyalistleri başta olmak
üzere yoğun bir hakaret ve karalama kampanyası başlatılmış,
Berkeley deli olmakla bile suçlanmıştır ancak yazdığı
eserler birçok kişinin gerçeği görmesine de vesile olmuştur.
Ve bilmelisiniz ki bu gerçeği anlamak, yepyeni ve gerçek
bir hayata başlamak ve insanın hayata bakışaçısının
tamamen değişmesi demektir. Bu durumda maddeyi mutlak
gerçek zannettiren aldatıcı materyalist düşünceler ortadan
kalkar. Gerçek evrenin farkına varılır. Kişi ömrü boyunca,
bir algıdan ibaret olan görüntülerle hem eğitilir hem
de imtihan olur. Sonsuzluk, zamansızlık, kader gibi
konuların sırrı da bu gerçek içinde saklıdır.
SİBEL: Hem de çok büyük bir gerçek bu. Ama ben
hala merak ediyorum. Lütfen bu görüntülerin kaynağını
artık anlatır mısın bize?
MURAT: Evet, sıra Sibel'in sorusunda. İleride
çok daha detaylarına gireceğim ama ben baştan sana bildiğin
gerçeği söyleyeyim. Tüm bu görüntüleri bize izleten,
algılar içinde bir hayatı yaşatan Allah'tır. Bu, apaçık
bir gerçek. Ama Allah'ın sonsuz kudretini, herşeyi yoktan
var ettiğini anlatmadan önce size biraz daha detay vermek
istiyorum.
SİBEL: Evet, herşeyi Allah'ın bize izlettirdiği
benim de çok iyi kavradığım bir konuydu. Ama dediğin
gibi sen anlatacaklarına devam et. Sonra bu konuda benim
de söylemek isteyeceğim bazı şeyler olacak.
MURAT: Şu anda biliyoruz ki bizim hayat olarak
yaşadığımız herşey, gördüğümüz her görüntü, duyduğumuz
her ses beynimizde oluşuyor. Bizim dünya dediğimiz şey,
algılardan oluşan üç boyutlu bir görüntüdür. Dışarısı
ile yani maddi dünya ile doğrudan muhatap olduğumuza
dair bir bilgi, bir kanıt, bir ispat yok. O halde böyle
hayali bir dünyanın da bize hiçbir faydası yok. Ömrümüz
boyunca bize gösterilen görüntülerden başka bir şeyle
muhatap olamıyoruz. Mesela bakın televizyonda ünlü bir
sunucu var ve gazetecilerle röportaj yapıyor. Tolga,
bu durumu sen bize açıklayabilir misin?
| Dışarıyla muhatap olmadan yapay bir ortam oluşturulabileceğine dair en iyi örneklerden biri hipnoz olayıdır. Telkinle hipnotize edilen bir kişiyi sıcağın soğuk, tuzlunun tatlı olduğuna inandırılabilir kendisinin o an stüdyoda olduğu halde deniz kenarında tatilde olduğunu sanmasını sağlayabilirsiniz. |
TOLGA: Bu sunucu belki farkında değil ama aslında
o televizyona çıktığında kalabalığa karşşov yapmıyor,
beyninin içindeki görüntüye şov yapıyor, yani yaptığını
zannediyor. Basın toplantısı yaptığını zannederken aslında
beyninin içindeki basın mensubu görüntülerine basın
açıklaması yapıyor, yani yaptığını zannediyor. Mesela
bu sunucunun programını seyreden kişiler de, her biri
ayrı ayrı beyinlerinde sunucuyu görüyorlar. Sunucu da
kendi beynindeki salonda kalabalık bir halk görüntüsünü
görüyor. Onlara bir şey anlatmaya niyet ediyor. Halbuki
tüm bunlar, içi kapkaranlık olan beyninin içinde gerçekleşiyor.
MURAT: Tolga bu konuyu çok güzel ifade etti.
Ancak insan bu şekilde düşünmeye pek alışk değildir.
Bu nedenle daha bol örnek üzerinde konuşalım isterseniz.
En sevdiğiniz programlar hangi kanalda oluyor? Durun
diğer kanallara da bakalım.
TOLGA: Bakın burada da bir talk-show var! Daha
önce izlemişmiydiniz? Bu programda hep hipnoz gösterisi
yapıyorlar. Murat, bu hipnoz da bizim konumuzun içinde
değil mi?
MURAT: Neredeyse unutuyordum! Elbette, hipnoz
bu konunun daha iyi anlaşlmasına yardımcı olabilir.
Ekrandaki hipnozcuya bakın. Yaptığı telkinlerle, seyircilere
olmadık şeyler yaptırıyor. Bakın şu çocuk kendini ünlü
bir futbolcu, bütün minderleri de top olarak görüyor.
Şu bayan her tarafta lekeler görüyor ve elindeki bezle
onları silmeye çalışyor. Uzun boylu çocuk etrafında
gördüğü herkesi uzaydan gelmişbir yaratık zannediyor.
| Halka açık bir hipnoz seansında tüm izleyiciler hayretle hipnotize edilen kişiyi izlerler. Bunun nedeni bu kişinin kendisine telkin edilen ortama inanması ve ona göre davranmasıdır. Örneğin kendisine ünlü bir futbolcu olduğu telkini verildiğinde elindeki yastığın da aslında bir top olduğu söylendiğinde bu telkin kişiye öylesine inandırıcı gelmektedir ki yastıkla bir top gibi oynamaya çalışmaktadır. |
İşte siz de gördünüz. Rüya gibi, hipnoz esnasında da
kişiye verilen suni telkinlerle hiç olmayan bir dünya
inşa edip, hipnoz olmuşkişiyi bu dünyada yaşatmak mümkündür.
SİBEL: Doğru, şimdi bu çocuğa gidip "bunların
hepsi hayal, sana hipnoz yaptılar, aslında ne sen ünlü
bir futbolcusun ne de bu tekmelediğin şeyler top!" desek
çok negatif bir tepkiyle karşlaşabiliriz. Şu anda kalabalık
bir salondasın, yüze yakın kişi senin hipnoz seansını
izliyor desek, söylediklerimize kesinlikle inandıramayız.
MURAT: Evet haklısın, şimdi gelelim bugünün
konusuna, dün ve bugün, "Herşey algılardan oluşuyor
ve bunlar sonunda gelip beynin ilgili merkezine ulaşyorlar
ve biz de orada algıladığımız bu görüntülere bir anlam
veriyoruz" demiştik. Burada üç tane önemli soru var.
Birincisi, bütün bu işleri beyin mi yapıyor? İkincisi,
bu görüntüyü seyreden yani ben dediğimiz şeyin mahiyeti
nedir? Üçüncüsü de bu görüntülerin kaynağı ve bize gösterilmesinin
sebebi nedir?
TOLGA: Tabii ki bütün bu işleri beyin yapıyor.
Düşünsene, beynimiz olmasaydı ne görüntü kalırdı ne
de his!
SABRİ: Doğru söyledin.
MURAT: Yani sizce bu görüntüleri gören, hisseden,
gülen, ağlayan, vicdan, ahlak gibi daha sayısız manevi
değere sahip olan şey beyin midir? Beyin ortalama 1.5
kiloluk bir et parçası değil midir? Beynin maddi varlığının
gördüğümüz diğer nesnelerden bir farkı var mıdır? Bunları
bir düşünün. Beyin de kol gibi, bacak gibi bir görüntü
değil mi?
SİBEL: Haklısın. Bunu hiç düşünmemiştim!
SABRİ: Bir dakika sen ne demek istiyorsun! Yani
beyin de mi beynin içinde algılanan bir görüntü? O zaman
biz herşeyi nerede görüyoruz söyler misin?
MURAT: Şaşıracağınız bir konuyla bu sorunu açıklamaya
çalışacağım. Şimdi anlatacağım konuyu belki de ilk defa
duyacak olabilirsiniz. Biraz evvel nasıl gördüğümüzü
ve duyduğumuzu anlatırken kulağımıza gelen ses dalgalarının
sinirlerle bir elektrik sinyali olarak beyne iletildiğini
ve duyma işleminin beyinde gerçekleştiğini anlatmıştım.
Ancak tüm bunlardan daha dikkat çekici olan, beynin
içinde, tüm bu kusursuz işlemlerin sonucunda üç boyutlu
ve rengarenk görüntüyü gören, sesleri hiçbir kusur olmadan
duyan, yüzlerce farklı tadı birbirinden ayırt edebilen,
düşünebilen, hissedebilen, hesap yapabilen bir varlığın
bulunmasıdır. Beyin sadece gözden, kulaktan, burundan,
dilden, deriden gelen elektrik sinyallerini kendinde
toplar. Ancak beynin içinde bu sinyalleri yorumlayan,
yani görüntüyü gören bir başka varlık vardır. Bunları
beynindeki hücrelerin yaptığını söyleyemezsin değil
mi Sibel?
SİBEL: Tabii ki Murat, hücre dediğin şeyin gözü,
kulağı yok ki görsün, işitsin!
| İnsanın beyni de karşısındaki tüm bu görüntüler bütününe dahildir. kasaptan aldığınız bir beyni düşünün; bunu da elinizde tutar, gözünüzle görür ve duyu organlarınızla tanırsınız. Aynı şey sizin beyniniz için de geçerlidir. Üstelik beyin denilen bu et parçasının sevinmesi, üzülmesi, kendisine ulaşan elektrik sinyallerini yorumlaması, yüzlerce farklı sesi, kokuyu ve tadı ayırd etmesi mümkün değildir. |
MURAT: Evet, işte şaşırtıcı olan da budur. Bu
varlık göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan
duyan, gördüklerini işittiklerini idrak eden bir varlıktır.
Bilim adamları da bu konuda açıklamalar yapmışlardır
bugüne kadar. Örneğin R.L. Gregory isimli yazar bu konuyla
ilgili durumu şöyle açıklamıştır: "Gözlerin beyinde
resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim
söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde
bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte
bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini
görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,...
ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir.
Bu mümkün olamaz."8
Gördüğünüz gibi, bu yazar aslında durumu anlamışve açıkça
ifade etmiştir. Ama materyalist görüşleri nedeniyle
"içteki göz"ün kime ait olduğunu cevaplayamamışve gerçeği
baştan reddetmiştir. Karl Pribram da bilim ve felsefe
dünyasında, algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili
bu önemli arayışa dikkat çekmiştir: "Yunanlılardan beri,
filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın
içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuşlardı.
Ben -beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi
gerçekleştiren kim?" Assisi'li Aziz Francis'in de söylemişolduğu
gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur."9
Şimdi ben de size tekrar soruyorum, burada benim anlattıklarımı
dinleyen, gördüğü resimlerle, şemalarla ilgili detayları
soran, aklına takılan konulara cevap arayan bu şuur
�beyninizin içindeki hücreler ve algı merkezleri değilse-
kimdir?
TOLGA: Nasıl yani, beynimizde bizim söylediklerimizi,
sorularımızı dinleyen ve yorumlayan bizim bilmediğimiz
biri mi var?
MURAT: Sorduğun sorunun cevabı çok önemli Tolga.
Çünkü bugüne kadar yapılan incelemeler ve gözlemlerle
böyle bir merkeze, varlığa rastlanmamıştır dedim. O
halde insanın beyninde oluşan bu sesi, müziği, insan
konuşmasını dinleyen insanın şuurudur.
TOLGA: Şuur mu dediniz? Peki bu şuur beynimizin
içinde nerede?
MURAT: Şuur derken beyni oluşturan sinirler,
yağ tabakası, sinir hücrelerinden bahsetmiyorum. Bu
şuur, Allah'ın yarattığı ve insana vermişolduğu RUH�tur.
Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için
kulağa ihtiyaç duymaz. Bunların da ötesinde düşünmek
için beyne ihtiyaç duymaz. Bu, Allah'ın bir mucizesidir.
SİBEL: O halde gerçekte gören, duyan, hisseden
yalnızca ruhumuzsa duyu organlarımızın sadece bir araç
olduğunu söylememiz doğru olur mu?
MURAT: Elbette, Sibel. Bu, açık bir gerçek.
SİBEL: Bu gerçek insanı heyecanlandırıyor.
SABRİ: Üstelik hem şaşrtıyor hem de düşündürüyor.
İnsan hiçbir şeye gücünün yetmediğini bir kez daha anlıyor
ve Allah'ın büyüklüğüne şahit oluyor.
| Aslında her insan kendi ekranıyla yani kendi ruhuna gösterilen görüntülerle muhataptır. Aynı mekanda bulunsalar da hiçkimse bir başkasının muhatap olduğu görüntüleri bilemez. Her insan kendi "ekranında" gösterilen görüntüleri görebilir. |
MURAT: Söylediğiniz çok doğru Sabri Bey. Sizin
gibi bu açık ve ilmi gerçeği öğrenen her insanın aslında
beynin içindeki birkaç santimetreküplük, kapkaranlık
mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışklı
olarak sığdıran Yüce Allah'ı düşünüp O'ndan korkup O'na
sığınması gerekir.
TOLGA: Ben de anlıyorum! Beynimizle de bir algı
olarak muhatap olabildiğimize göre bunları gören, algılayan,
bir tek şey olabilir. O da, Allah'ın yarattığı ve hepimize
verdiği ruhumuzdur. Ruhun görüntüden farklı, özel bir
varlık olduğu belli. Bugüne kadar bütün bu özelliklerin
beyne ait olduğunu nasıl düşündüm bilmiyorum!
MURAT: Ruhun bir özelliği ise gördüğü görüntüden
etkilenmesidir. Görüntüler ruhta doygunluk, acı, neşe,
korku gibi hislerin oluşmasına yol açar. Yani bu görüntüler
ruhu etkileyecek, ruh ise bu görüntülerden etkilenecek
şekilde yaratılmıştır. Bu şekilde kendimizi kişiye özel
bir dünyada, bir imtihan ortamında buluruz. Böylece
dünya hayatı dediğimiz şeyin ruh tarafından seyredilen
özel görüntüler olduğu ortaya çıkar.
SİBEL: Ruh tek başınaysa ve sadece görüntüleri
algılayan varlık durumundaysa bu görüntüleri bize seyrettiren,
ruh dışnda üstün bir varlık vardır. Ayrıca bu görüntüleri
bize seyrettirmesinde de mutlak bir amaç vardır.
MURAT: Evet Sibel. Aslında hiç bu kadar uzatmadan
bir seferde anlaşlabilecek bir durum bu. Senin de bildiğin
gibi bize herşeyi seyrettiren, üstün ilim sahibi Allah'tır.
Bu görüntüler kesintisiz olarak ruhumuza izlettirilir.
Allah bu şekilde hepimizi kendi dünyamızda yaşatmakta
ve imtihan etmektedir.
SİBEL: Bunu bir televizyon yayını gibi de düşünebiliriz
değil mi? Yani Allah, dünya olarak algıladığımız görüntülerin
belirli bir hikmet ve ilimle ruh dediğimiz varlık tarafından
algılanmasını sağlar. Bu yayın kesilmediği ve değişmediği
sürece, yani Allah bize dilediği görüntüleri gösterdiği
sürece biz hiç farkına varmadan olaylara tepki veririz,
halbuki biz ruh ve ruhun seyrettikleri dışnda bir dışdünya
ile muhatap değilizdir.
MURAT: Elbette! Ruhun varlığı açık bir şekilde
ispatlandıktan sonra geriye bu görüntülerin kaynağı
ve sebebi kalıyor. Ayrıca bütün bu öğrendiklerimizden
çıkaracağımız hayati öneme sahip sonuçlar var. Birinci
konu, görüntülerin kaynağı ve mahiyetidir. Artık biliyoruz
ki biz maddi bir varlıkla muhatap değiliz ve sadece
algılardan oluşmuşmükemmel bir dünya seyretmekteyiz.
Bu görüntülerin mükemmelliği, yaratılışndaki sanat,
ilim, hikmet gibi unsurlar bize üstün Yaratıcı'yı tanıtmaktadır.
Herşeyi yaratan Allah'tan başka mutlak varlık yoktur.
Allah'ın varlığı dışnda kalanlar bize Allah'ın görüntü
olarak gösterdiği tecellileridir. Allah bütün gücün,
aklın, ilmin, sanatın, kudretin, hikmetin sahibidir.
Biz görüntüleri, görüntülerin yaratılışndaki üstün ilmi,
ruhun görüntü karşsındaki durumunu düşünerek Allah'ın
varlığının ve sıfatlarının en mükemmel şekilde farkına
varırız. Eğer biz bu gerçeği bu şekilde bilmezsek, Allah'a
iman konusunda büyük eksiklikler yaşar, çok yanlışkanaatlere
sahip oluruz.
SİBEL: O halde Allah'tan başka varlık yoktur.
MURAT: Elbette Allah'ın varlığı dışnda mutlak
anlamda bir varlık yoktur, olması da mümkün değildir.
Varlıklar, bizim için sadece ruhun gördüğü görüntüler,
gece gördüğümüz rüyalar gibi bir hayal, bir algı şeklinde
vardır. Bunun dışnda bir şeyin mutlak olarak var olduğunu
iddia etmek, onunla muhatap olabildiğini söylemek yanlışbir
inançtan kaynaklanmaktadır.
Ayrıca, herşey Allah'ın yarattığı bir algı olduğu için,
hiçbir varlığın da Allah'tan bağımsız bir güç ve iradesi
yoktur. Bazı insanlar Allah'ın varlığını anlatmaya çalışrken,
"Allah'ı göremiyoruz ama radyo dalgalarını da göremiyoruz
ve radyo dalgalarının var olduğunu biliyoruz. O zaman
Allah radyo dalgası gibi vardır" tarzında mantıklar
kullanırlar ki bu çok yanlıştır. Bu mantıkla düşünen
insan, maddeyi mutlak varlık kabul etmekte, Allah'ı
ise (Allah'ı tenzih ederim) maddeyi çevreleyen soyut
bir varlık gibi tahayyül etmektedir. Oysa gerçekte Allah
mutlak varlıktır, diğer varlıklar O'nun yarattığı tecellilerdir.
Allah vardır, diğer herşey birer gölge varlıktır.
SABRİ: Ama biz bu konuları böyle öğrenmedik!
Yani tamam herşeyi Allah yaratmıştır, Allah'tan başka
ilah yoktur ve en üstün sıfatlara sahiptir ama dünyada
biz tamamen kendi irademiz ve aklımızla yaşarız. Yani
insan kendi yolunu kendi çizer.
MURAT: Sabri Bey'in ifadesinden de anlaşlacağı
gibi, Allah hakkında, kader hakkında birçok yanlışinanç
yüzünden insanların kafası karışmışdurumda. Maddenin
kendi başna Allah'tan bağımsız olduğuna inanan bir insan,
elbette ki herşeyi kendi inancına göre değerlendirecektir.
Allah'ın sonsuz gücünü, sonsuz ilmini, mutlak varlığını
kavrayamayanlar, Allah'ın varlığı hakkında çok yanlışgörüşlere
sahiptirler. O'nu göklerde bir yerde bulunan, dünya
işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak tasvir ederken
yaşadıkları dünyanın tek elle tutulur gerçeklik olduğuna
inanırlar. Hatta az önce de belirttiğim gibi pervasızca
asıl maddi varlıkların kendileri olduklarını, (Allah'ı
tenzih ederim) Allah'ın ise bir hayal, maddi olmayan
ruhani bir varlık olduğunu, maddeye de etki etmediğini
düşünür ve savunurlar.
SİBEL: Ben de hep böyle düşünüyordum; çünkü
bize böyle öğrettiler. Ama şimdi ne kadar yanıldığımı
anlıyorum. Bu konu bizim dinimizde nasıl anlatılıyor?
MURAT: Bu konu Kuran'ın birçok yerinde açıklanmıştır.
Bir kısım ayetlerin anlaşlmasında da anahtar rol oynamaktadır.
Sizin gibi, maddenin bir nevi hayal olduğunu anlayan
insanlar için artık herşey açık ve anlaşlır bir hale
gelir. Böyle bir durumda insan, Allah'ın kendisine ne
kadar yakın olduğunu bir anda kavrar. Böylece Allah
hakkında yapılan yanlışyorumlar, insanların sahip olduğu
yanlışinançlar da hemen gün ışğına çıkar. Allah'ın insana
yakınlığı konusunu bugüne kadar çok fazla düşünmemişolabilirsiniz.
Ama bu gerçekler düşünüldüğünde anlaşlıyor ki aslında
hayatımız boyunca bize en yakın olan varlık, Allah'tır.
TOLGA: Hiç bu şekilde düşünmemiştim!
MURAT: Evet Tolga! Allah sana benden, Sibel'den,
Sabri Bey'den hatta senin kendinden bile daha yakındır.
Kaf Suresi'nin 16. ayetinde Allah insan için, "Biz ona
şahdamarından daha yakınız" demektedir. İsra Suresi'nin
60. ayetinde ise "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre
kuşatmıştır" şeklinde bu gerçek belirtilmiştir. Ancak
bir insan, bedeninin "madde"den ibaret olduğunu zannettiğinde
bu önemli gerçeği kavrayamaz. Örneğin "kendi" zannettiği
yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine
20-30 cm. gibi bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir
şeyle muhatap olmadığını, yalnızca zihnindeki algılarla
karşkarşya olduğunu kavradığında artık dışarısı, içerisi,
uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşr. Allah kendisini
çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.
TOLGA: SONSUZ YAKINLIK! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim.
Çok açık, çok net ama aynı zamanda da bugüne kadar düşünmediğim
bir gerçek. Gerçekten çok şaşrtıcı!
MURAT: Bakın bu konuyla ilgili başka ayetler
de var. Bu ayetleri size söylemek istiyorum. Lütfen
dinleyin.
Hele can boğaza gelip dayandığında,
Ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak
görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)
Bir başka ayette ise bu konudan şöyle söz ediliyor:
Kullarım Beni sana soracak olursa,
muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği
zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar
da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler.
Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara
Suresi, 186)
TOLGA: Evet, ayetler çok açıklayıcı oldu. Gerçekten
de sonsuz yakınlık derken neyi kastettiğini şimdi çok
daha iyi anladım.
SİBEL: Açıkçası ben de anladım ve çok heyecan
duydum. Allah her an benimle beraber, her dua ettiğimde
duamı işitiyor, her yaptığımı, her düşündüğümü biliyor.
Yani bana benden daha yakın. Bu, gerçekten çok büyük
bir gerçek. İnsan bugüne kadar bunları nasıl düşünemediğini
anlayamıyor.
MURAT: Maddenin gerçek mahiyetinin anlaşlması
daha başka önemli gerçekleri de karşmıza çıkarır. Bu
gerçeği düşünen insan Allah'tan başka bir mutlak varlık
olmadığını, herşeyi Allah'ın yaratıp her an kontrol
ettiğini anlar. Örneğin Neml Suresi'nin 64. ayetinde
Allah, "halkı sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber
vermiştir. Yani herşeyin her an yaratıcısı Allah'tır.
Fatır Suresi'nin 41. ayetinde bu gerçek, "Şüphesiz Allah,
gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti
altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa,
kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz�" şeklinde
açıklanmaktadır. Yani kainattaki herşey, her an Allah'ın
hakimiyeti altındadır; O'nun izni ve yaratmasıyla varlığını
sürdürmektedir.
TOLGA: Şimdi çok daha iyi anlıyorum. Yani biz
herşeyi seyrediyoruz ve Allah'tan başka güç sahibi yok,
demek ki ben bir şey yapıyorum derken o şeyi aslında
Allah yaratıyor ben ise kendim yapıyormuşgibi hissediyorum
değil mi?
MURAT: Çok doğru. Allah tarafından yaratılan
ve ruh tarafından algılanan görüntülere müdahale etmek
söz konusu değildir. Bize seyrettirilen görüntüde ne
varsa onu görürüz. Bu görüntüyü değiştirmek, etki etmek
mümkün değildir. Bu aşamada kader konusu da rahatça
anlaşlır. Allah tarafından yaratılan bu dünya görüntüsünde
ne seyrediyorsak o bizim kaderimizdir. Kendi hayatımız
olarak algıladığımız belirli olayların akışnı bir filmi
izler gibi seyrederiz. Bizim için takdir edilen kaderde
ne varsa onu hisseder, onu algılarız. Bu konu Kuran'da,
İnsan Suresi'nin 30. ayetinde: "Allah dilemedikçe siz
dileyemezsiniz.", Enfal Suresi'nin 17. ayetinde ise:
"... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." şeklinde
açıkça belirtilmiştir. Saffat Suresi'nin 17. ayetinde
ise aynı gerçek: "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı
da Allah yaratmıştır." diye haber verilmiştir. Bu ayetler,
insanın Allah'tan bağımsız olmadığını göstermektedir.
| Yukarıdaki karelerde görülen kişinin her hareketi, her anı kendisi daha doğmadan çok önce kaderinde belirlenmiştir. Onun yaptığı yalnızca kaderini izlemektir. Arabaya yaklaşmak için attığı her adım, kolunu kapıya uzatması, kapıyı tutması, açması, içeri girmesi, oturması, kapıyı kapaması hepsi kaderinde var olan olaylardır. |
SİBEL: Halbuki çevremizde çok yaygın olarak
"kaderini yendi" veya "kader kurbanı oldu" gibi ifadeler
duyuyoruz.
MURAT: Bu ifadeler bilgisizlikten, kader gerçeğini,
Allah'ın sonsuz kudretini kavrayamamaktan kaynaklanıyor.
Kaderi size en genel manada şöyle tanımlayabilirim:
Kader, Allah'ın geçmiş, gelecek ve şu anı tek bir an
olarak bilmesidir.
SABRİ: Bunu biraz daha açıklayabilir misin Murat?
Henüz gerçekleşmemiş olayların bilinmesi nasıl olur?
MURAT: Sabri Bey, yaşanmamışbir olay insan için
yaşanmamıştır. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir,
zaten zamanı ve mekanı yaratan Kendisi'dir. Bu nedenle
Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve
hepsi olup bitmiştir.
SİBEL: O halde kaderini yenmek diye bir şey
olamaz.
MURAT: Evet Sibel, çok doğru ifade ettin. İnsan
kadere müdahale edemediği gibi kaderinde olmadığı sürece
bir adım bile atamaz. Mesela insanın ömrü uzamaz veya
kısalmaz. Bu, Allah tarafından Kuran'ın Sebe Suresi'nin
30. ayetinde: "De ki: "Sizin için belirlenmişbir gün
vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de
(bir an) öne alınabilirsiniz" şeklinde belirtilmiştir.
Buradan da anlaşlacağı gibi tesadüfen bir şey olmaz,
kazayla veya şans eseri bir olayla karşlaşlmaz. Herşey
Allah tarafından belirlendiği şekilde, belirlendiği
vakitte meydana gelir. Bunu engellemek ya da değiştirmek
insanların elinde değildir. Yani insanların böyle bir
gücü yoktur.
TOLGA: İnsanlar ölüm, kaza, hastalık gibi durumlarda
ya da işler kendi istedikleri şekilde gelişmeyince bir
çeşit isyan duygusu yaşyorlar. Şimdi bunun ne kadar
yanlışolduğunu daha iyi anlıyorum.
MURAT: Seyrettiğimiz her olay, her an Allah
tarafından yaratıldığı için bir hikmet, bir hesap ve
bir ilim taşr. Hiçbir şey boşyere yaratılmaz. Mesela
bir işadamı Ankara'ya gitmek için uçağa biniyor ama
son anda cüzdanını havaalanında unuttuğunu hatırlayıp
uçaktan iniyor, o olmadan havalanan uçak düşüyor ve
böylece işadamı ölmüyor. Böyle bir durumda kader gerçeğini
kavramamışbir kişi, bu adam için "Ölümden kurtuldu,
kaderini değiştirdi." gibi şeyler söyleyecektir. Aslında
bu kişinin yaşadığı her an onun kaderinin bir parçasıdır.
Uçağa binmesi, cüzdanı unutması, uçağın düşmesi ve dışarıdan
bakan bir kişinin yaptığı yorumlar hep kaderinde vardır,
bir değişiklik olmamıştır. Kader aslında tüm hayata
hakim olan bir bütün şeklinde yaratılmıştır. Bu kader
ilk yaratma anında bellidir.
TOLGA: Yani biz dünyaya gelmeden önce yaşayacağımız
her olay bellidir, Allah tarafından bilinmektedir mi
demek istiyorsun?
MURAT: Evet Tolga. Bak bunu sana yine Kuran'dan
bir ayet ile açıklayacağım. Allah insanlara şöyle söylüyor:
"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında
Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz
herhangi bir işyoktur ki, ona (iyice) daldığınızda,
biz sizin üzerinizde şahidler durmuşolmayalım. Yerde
ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta
(saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de
yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın." (Yunus
Suresi, 61) Bu ayetten de anlaşldığı gibi, yeryüzünde
gerçekleşmişve gerçekleşecek olan her olay, henüz bu
evren yaratılmadan Allah katında yazılmıştır. İşte bu
nedenle de sen henüz dünyaya gelmeden, hatta senin annen,
baban, deden bile dünyada yokken senin bugün burada
bizimle bu konuşmayı yapacağın Allah tarafından bilinmektedir.
SİBEL: Ben yine kaderin yanlışanlaşlmasıyla
ilgili bir örnek vermek istiyorum. Benim bir tanıdığım
deri kanserine yakalanmıştı, çok az ömrü kaldı deniyordu
ama yurt dışnda tedavi gördü ve iyileşti. O sıralarda
böyle yorumlarla daha sık karşlaşyordum. "Ölümü yendi",
"ömrü uzadı" gibi şeyler söylüyorlardı.
MURAT: Sizin de anladığınız gibi ömrün uzaması
veya kısalması söz konusu değildir. Hasta olan kişi
kaderinde hasta olduğunu, ölüme yakın olduğunu, tedavi
olduğunu ve iyileştiğini görür. Bütün bu olaylar belirli
bir sırada ilerler ama aslında tümünün sonucu baştan
bellidir.
| İnsan ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, Allah'ın kendisi için yarattığı kaderi yaşamaktadır. Bir insanın hastalanması veya kaza geçirmesi de, bunun ardından bir ameliyat geçirip hayati tehlikeyi atlatması da, ve ardından yaşadığı her türlü olay da kaderinde önceden yazılıdır. Kaza geçirip iyileşen bir insan "kaderini yenmemiştir"; kaderinde kaza geçirip iyileşmek olduğu için bu olayları yaşamıştır. |
Bu gerçeği öğrenince, bize karmaşk gelen ancak çözemediğimiz
birçok konunun kolayca hallolduğunu görürüz. Burada
en önemli konu, Allah'ın tek mutlak varlık, tek güç
sahibi olması ve herşeyi sarıp kuşatmasıdır. Bu durumda
Allah bize şah damarımızdan da yakındır. Herşey kontrolü
altındadır, herşey Allah tarafından en güzel şekilde
düzenlenip belirlenmiştir. İnsan sadece kendi için belirlenmişkaderi
seyreder. Bu ise her türlü maddi veya manevi endişeyi,
gelecekle ilgili korkuları yok eder. İnsanın dünyaya
yönelik tutku ve hırsları önemini yitirir, yalnızca
Allah'ın rızası önem kazanır. Böylece insan, olayları
gerçek anlamıyla ve doğru bir şekilde görüp yorumlar.
Herşeyin yaratıcısı ve mutlak hakimi üstün yaratıcı
olan Allah'ın gücünün ve hakimiyetinin farkına varır.
TOLGA: Bu anlattıkların çok hassas ve çok önemli
konular. Bunu yanlışanlayanlar, yanlışyorumlayanlar
olmuşmu geçmişte?
MURAT: Çok haklısın! Tarihte bu tür sapkın anlayışlar
olmuş. Mesela bazı akımlar konuya tek açıdan bakmışve
"ibadete ne gerek var, zaten herşeyi Allah yapıyor"
demişler ve ibadetleri terk etmişlerdir. Bazıları ise
"insan boşuna uğraşyor" diyerek miskin bir davranışbenimsemiş,
hiçbir şey için çaba göstermez olmuşlardır. Daha da
sapkın bir görüşe sahip olanlar ise kendilerini (Allah'ı
tenzih ederiz) Allah ile bir görecek derecede ileri
gitmişlerdir. Bu tarz sapkın görüşlere kapılan kişilerle
ilgili olarak Enam Suresi'nin 148. ayetinde, "Şirk koşanlar
diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz şirk koşardık,
ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan
öncekiler de, bizim zorlu-azabımızı tadıncaya kadar
böyle yalanladılar. De ki: "Sizin yanınızda, bize çıkarabileceğiniz
bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz
ancak "zan ve tahminle yalan söylersiniz.", denilerek
zan üzerine hareket eden bu tarz kişilerin aslında yalancı
oldukları vurgulanmıştır.
SİBEL: Bu çok önemli bir nokta. Biraz daha detaylandırabilir
misin?
MURAT: Burada bilmemiz gereken çok önemli bir
konu var. Allah dünyada bir imtihan ortamı yaratmışve
insanlara elçiler ve kitaplar göndererek onlara doğru
yolu ve sorumluluklarını bildirmiştir. Biz, beden görüntüsüyle
bağlı olduğumuz bu imtihan ortamında Allah'ın bize bildirdiği
şekilde davranmakla yükümlüyüz. Yani biz bu görüntülere
verdiğimiz tepkilerin sorumluluğunu taşyoruz. Ahirette,
bu görüntü ortamında yaptığımız şeylerin karşlığını
cennet veya cehennem olarak göreceğiz.
SİBEL: Hem hiçbir şeyi biz yapmıyoruz hem de
yapıyoruz öyle mi?
MURAT: Sibel konunun iki yönü var; birincisi
zahiri yani görünen yönü. Bu açıdan bakıldığında insan
her yaptığı şeyden sorumludur. Biz, beden görüntüsüyle
bu dünyaya bağlıyız ve ruhumuz bu görüntü dünyasında
meydana gelen olaylardan etkileniyor. Allah bize böyle
bir his veriyor. Yani acıkınca beden görüntüsünü yemek
görüntüsüyle doyurmak zorundayız. Beden hastalanınca,
doktor ve ilaç görüntülerine başvurmalıyız, yorulunca
uyumak ve dinlenmek zorundayız. Bütün bu olayların ve
hislerin yaratılışnda sonsuz bir ilim ve hikmet vardır.
İşte bu nedenle ilk bakışta bize bu şekilde görünen
hayatın esas anlamını anlamak ve gerçeği görmek olayın
ikinci, yani batıni yönüdür. Bu gerçeği keşfeden insan
aslında Allah'tan bağımsız hiçbir gücü olmadığını, sadece
zihnindeki dünya ile muhatap olduğunu ve tüm gücün Allah'a
ait olduğunu anlar. Böylece hayata ve dünyaya gerçek
değerini verir.
TOLGA: Yani bu konuyu bilen bir insan da hastalanır,
doktora gider, ilaç içer ama bunları yaparken aslında
kaderini seyrettiğini, bu olaydaki hikmeti, hastalığı
verenin ve iyileştirenin Allah olduğu fark eder ve tepkileri
de buna göre olur değil mi?
MURAT: Tebrikler Tolga. Senin de söylediğin
bu konu Şuara Suresi'nde şu şekilde bildiriliyor: "Ki
beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur. Bana yediren
ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren
O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur.
Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da
O'dur." (Şuara Suresi, 78-82) Bütün gücün Allah'a
ait olduğunu, Allah'tan başka dost ve yardımcı olmadığını
anlayan insan bu sayede, Allah inancında ve ibadetlerinde
tam bir samimiyeti yakalar. Bu olayın şuurunda olduğu
sürece dünyanın yıkıcı ve bozucu etkilerinden kurtulmuşolur.
İlaç içer ama iyileştirenin Allah olduğunu bilir, yemek
yer ama doyuranın Allah olduğunu bilir yani aynı hayatı
yaşamaya, gerçeğin farkında olarak devam eder.
SABRİ: Murat çok güzel, çok doğru söylüyorsun
ama şimdi beni bu dünyaya bağlayan evim, işim, bunca
yıldır kazandığım mal mülk, ben ölünce adımı, soyumu
devam ettirecek olan çocuklarım hakkında bir şey söylemedin.
Eğer bu söylediklerini kabul edersem bunların asıllarıyla
muhatap olmadığımı, yalnızca zihnimdeki kopyalarıyla
muhatap olduğumu kabul etmem gerekiyor.
MURAT: Sabri Bey, isterseniz bugün biraz bu
konuştuklarımız üzerinde düşünün ve yarın yapacağımız
son sohbete mutlaka katılın. Çünkü yarın anlatacağım
şeylerin büyük bir kısmı sizi ve sizin gibi düşünenleri
ilgilendiriyor.
SABRİ: Tabii, zevkle katılırım. Zaten bu kadar
açık bir gerçeği kabul etmemek niyetinde değilim; bu,
göz göre göre gerçekten kaçmak olur. Ama tam olarak
öğrenmek istediğim birkaç detay daha var.
TOLGA: Herşeyin zihnimde oluşan algılar olduğu,
dışdünya ile asla muhatap olamadığım, ruh ve Allah'ın
varlığı konusunda benim aklımda bir soru işareti kalmadı
ama umarım konuyu daha da ilerletebiliriz. Bu arada
ben de yeni sorular hazırlarım.
SİBEL: Murat, böyle muhteşem bir gerçek neden
bazı insanları tedirgin ediyor? Hem de gerçeklere karşkulağını
tıkamanın, gözünü kapamanın bir faydası olmadığı halde!
MURAT: Bunu düşünmek için bir gün vaktin var,
yarın buluştuğumuzda sanırım bütün soruların cevabını
vermiş olacaksın.
