27 Haziran 2007 Çarşamba

1.gün

Bu önemli sohbetin ilk günü, bir hafta sonu şehir dışndaki
yazlık bir evde başlıyor.


MURAT: Evet arkadaşlar, gönderdiğiniz mektuplar
sayesinde sizi yakından tanıma imkanı buldum. Mektuplarınızda
çok isabetli sorular sormuştunuz. Aslında bu soruların
cevapları tahmin etmediğiniz kadar açık ve anlaşlır.
Sohbetimiz ilerledikçe bunu siz de göreceksiniz. Bazı
teknik konuları açıklamak için yanımda bazı resimler
ve şemalar da getirdim.


Şimdi ilk soruyu kim sormak ister?


TOLGA: Ben konu hakkında fazla bir şey bilmediğim
için en baştan başlamayı teklif ediyorum. Okuduğum kadarıyla
yaşadığımız hayatın bir görüntüden ibaret olduğu ve
bizim dışdünya ile hiçbir zaman muhatap olamadığımız

söyleniyor öyle değil mi?













Duyma işlemi her insanın çok doğal karşıladığı
bir işlem olsa da, alttaki şemada görüldüğü gibi
aslında kompleks bir yapıyı gerektirir. Kulak
kepçesine çarpan ses titreşimleri birçok aşamadan
geçerek elektrik sinyallerine çevrilir ve sonra
sinirler vasıtasıyla beyne ulaştırılır. Sesler
beynimizdeki duyma merkezinde algılanır. Aslında
beyin sesi geçirmez, yani beynin için, duyma merkezi
dediğimiz yer tamamen bir sessizlik içindedir.
Ama bu sessizliğin içinde biz, dışarının tüm gürültüsünü,
çevremizdeki tüm konuşmaları duyarız.Bu, insanda
hayret uyandıran büyük bir sırdır
.





MURAT: Doğru!


TOLGA: İlk önce bu görüntünün ne demek olduğunu
anlatırsan çok sevinirim.


MURAT: Tolga, senin
uzmanlık dalın biyoloji öyle değil mi?



TOLGA: Evet!


MURAT: Bu konuyu anlamak için beşduyumuzun nasıl
çalıştığını bilmek yeterli. Biz lisede okuduğumuz biyoloji
derslerini hatırlarken, Tolga sen de bu konuda uzman
olduğuna göre, bize en başta "görme duyusu" olmak üzere
beşduyunun nasıl çalıştığını basitçe anlatır mısın?


TOLGA: Teknik olarak çok kompleks ve detaylı
bir sistem var. Duyu organlarını tek tek anlatmaya kalkarsak
bu, saatler sürer. Her duyu organı kendi içinde çok
karmaşk sistemlere sahiptir, mesela sadece işitme organı
olan kulak için ciltler dolusu kitap yazılmıştır ancak
bu kompleks sistemi kısaca özetlemek ve bir şema halinde
anlatmak mümkün ve bu şema beşduyu için de geçerli.


Dışarıdan uyarı dediğimiz, yani bizim sinir uçlarımızı
uyaran ışk, ses, tat, koku, sertlik gibi bir dışetki
duyu organlarımız olan göz, kulak, dil, burun ve deriye
ulaşr. Burada ilk aşama başlar, sinir uçları bu uyarıyı
alıp sinirler boyunca yol alabilecek bir elektrik sinyaline
çevirirler. İkinci aşama olarak bu elektrik sinyalleri
beynin bu konuyla ilgili görme, işitme, koklama veya
tatma merkezlerine taşnırlar. Son aşamada beyin bunları
algılayarak uygun tepkiyi verir.


MURAT: Teşekkürler Tolga çok güzel anlattın.
Evet sistem bu şekilde çalışr ancak özellikle idrak
aşamasında yani hissettiğimiz şeyin ne olduğunu anlama
aşamasında sistem daha da kompleks bir hale gelir. Mesela
biz burada oturuyoruz ve göleti seyrediyoruz, gölete
ve çevreye ait görüntü sinyalleri, etraftan gelen çiçek
kokuları, duyduğumuz kuşsesleri, oturduğumuz masanın
sertliği gibi görüntüyü oluşturan sayısız ayrıntı biraraya
geliyor, hafızamızda saklı bulunan bilgilerle kıyaslanıyor
ve bulunduğumuz ortam beynin ilgili merkezinde anlamlı
bir hale geliyor. Tolga şimdi bize söyler misin, mesela
şu karşdaki ağacı gördüğümüzde nasıl bir işlem olur?
















Yelkenliden
göze gelen ışık ışınları burada elektrik sinyallerine
dönüştürülür ve birçok işlemden geçerek beyne
gelir. Yelkenlinin görüntüsü beyinde oluşur.


Koklama işleminde
de aynı mantık görülür. Bir nesneden ya da yiyecekten
gelen koku uyarıları elektrik sinyaline çevrilir,
bir dizi işlemden geçirildikten sonra beyne ulaşır
ve beyindeki koklama merkezlerinde algılanır.



TOLGA: Çok basit, ağaca ait bilgiler, yani ağacın
rengi, uzaklığı, boyutları ışk sayesinde gözüme taşnıyor.
Gözün iç kısmında bu bilgiler elektrik sinyaline çevrilerek
sinirlere iletiliyor, sinirler de bu bilgileri beynin
görme merkezine taşyorlar. Görme merkezine ulaşan bu
sinyalleri de beyin bir ağaç olarak algılıyor.















İnsan
arkadaşlarıyla beraber geniş, aydınlık bir ortamda
oturup sohbet ettiğini düşünürken, aslında bunları
bir nevi sinema perdesinden izliyor gibidir.
Arkadaşları da, çevresinde gördüğü uçsuz bucaksız
manzara da beynindeki görme merkezinde oluşmaktadır
ve o, hiçbir zaman beyninin dışındakilerle muhatap
değildir.




MURAT: Yani bu ağaç şu an karşında mı duruyor
yoksa beyninin görme merkezinde mi?


TOLGA: Tabii ki beynimdeki görme merkezinde.












Bahçede otururken şöyle
bir etrafınıza bakın; ağaçlar, yerdeki çimenler,
gökyüzündeki güneş, oturduğunuz sandalye, kolunuzu
yasladığınız masa, dokunduğunuz bardak... Bunların
tümü aslında duyu organlarınız vasıtasıyla tanıdığınız
ve beyninizdeki elektrik sinyallerinin yorumlanmasıyla
algıladığınız nesnelerdir.



SABRİ: Bir dakika. Tamam, ağacın görüntüsü benim
beynimde olabilir ama ağaç da karşmda duruyor! Yani
gidip o ağaçtan bir meyva kopartabilirim ya da ağaca
yaslanıp gölgesinde oturabilirim, değil mi?




MURAT: Arkadaşlar lütfen acele etmeden konuları
sırayla inceleyelim. Biraz düşünelim; ağacı ağaç yapan
herşeyi, yani rengini, dallarını, yapraklarını beynimizin
görme merkezinde algılarız, ağaca dokunduğumuzda ya
da ondan bir meyva kopardığımızda hep beşduyumuzun yani
görme, işitme, tat, dokunma ve koklamanın beynimize
ulaştırdığı görüntüyü, sesi, tadı, kokuyu ve dokunma
hissini yaşarız. Hiçbir zaman algılarımız dışnda bir
şeyle muhatap olamayız. Yani görme algımız olmazsa göremeyiz,
işitme algımız olmazsa duyamayız. Aslında tüm yaşantımızı
beşduyumuzla beynimizde algıladığımız şeyler oluşturur.


SABRİ: Tamam bunu kabul ediyorum ama bakın işte
şu nefis kekleri uzanıp alıyorum ve afiyetle yiyorum.
Ben bu keki yediğime ve hatta bu kek bana enerji verdiğine
göre bunun aslı ile muhatap olamıyorum demek doğru olur
mu? Biz aslı ile muhatap olmadığımız bir şeyden böyle
bir tat alabilir miyiz?


MURAT: Aslında biraz önce ağaç örneğinde bunun
cevabını vermiştik. Yani kek de, ağaç da, masa da sizin
beyninizin algı merkezinde. Ama merak etmeyin! Biraz
sonra konuşacağımız örnekler bu konuyu daha da anlaşlır
hale getirecek!


Şimdi kısaca özetleyecek olursak: Dünya hakkında
bildiğimiz herşey duyularımızın bize ilettiği sinyallerden
ibarettir. Bu sinyallerin beyne taşdığı bilgiler dışnda
"Acaba bunların aslı nasıl bir şeydir, asılları ile
bizim gördüklerimiz tamamen aynı özellikte midir?" gibi
sorulara hiçbir zaman cevap veremeyiz; çünkü duyularımızı
aşarak dışarı çıkmamız mümkün değildir. Bu yüzden ömrümüz
boyunca beynimizin içinde, duyu organlarıyla algılanan
bir dünyayı seyrederiz. Bakın, ünlü filozof Russell
da, Felsefenin Problemleri adlı kitabında, bu problemle
karşlaşnca ortaya nasıl bir durum çıktığını şöyle vurguluyor:



"Daha da ileri gitmeden önce şimdiye kadar keşfettiklerimizi
değerlendirmek iyi olacak. Şu ana kadar belli oldu ki,
duyularımız tarafından bilindiği farzedilen herhangi
bir nesneyi ele aldığımızda, duyularımızın bize doğrudan
aktardığı bilgiler, bizden bağımsız bir nesne hakkındaki
gerçek değil, biz ve obje arasındaki ilişkilere bağlı
duyu verilerindeki gerçekliktir. Bu yüzden, doğrudan
gördüğümüz ve hissettiğimiz şey, bir 'görünüş'ten başka
bir şey değildir ve biz bu görünüşün arkada duran bir
'gerçeğin' belirtisi olduğuna inanırız. Ama eğer gerçek
olan gördüğümüz şey değilse, bir gerçeklik olduğunu
bilmemiz mümkün mü?"3


SİBEL: Bir örnek verebilir miyim? Benim bilgisayar
bölümünde okuduğumu biliyorsunuz, bu yüzden konuya hiç
de yabancı olmadığımı tahmin etmişsinizdir. Bu konu
benim ilgi alanıma giriyor. Belki bize biraz geç ulaşyor
ama teknolojinin çok gelişmişolduğu ülkelerde eğlenceye
ve eğitime yönelik birçok araç yapılıyor. Bunların büyük
bir kısmında insan beyninde üç boyutlu görüntü oluşturan
bilgisayar programlarının kullanıldığını siz de bilirsiniz.
Bugün bütün çocukların başndan kalkamadığı üç boyutlu
bilgisayar oyunlarında esas amaç, beşduyuyu etkileyerek
çocuklara hayali bir ortamda gerçek hayat etkisi vermektir.
Nasa'daki astronotlardan mimarlara, mühendislere kadar
birçok meslekte eğitim, simülasyon denilen üç boyutlu
görüntülerle yapılıyor. Bu simülasyonlarla yapılan uçuşeğitimindeki
bir pilot gerçek hava koşullarıyla bilgisayarın ona
yaşattığı hayali hava koşullarını ayırt edemiyor. Seyrettiğimiz
yabancı bilim kurgu filmlerinin büyük bir kısmı insan
hayatının görüntülerden oluşmasını veya beyinde oluşturulan
sanal dünyaları konu olarak kullanıyor.



TOLGA: Sibel doğru söylüyor! Bilim dünyasındaki
durum da farklı değil. Beşon sene evvel fazla önem taşmayan
bu konu, bugün çok önemli bir hale geldi. Bu yönde o
kadar yoğun çalışmalar var ki hiç olmayan bir dünyayı
bilgisayarda elektrik sinyali olarak oluşturup insanlara
bu sinyallerle istenilen görüntüyü yaşattırmak gittikçe
kolaylaşyor. İnsanlar da buna çok alıştılar. Fizik,
atom ve biyoloji konularında yapılan yoğun araştırmaların
büyük bir kısmını da bu konu oluşturuyor.


MURAT: Çok haklısınız! Teknolojideki gelişmeler
insanın bu konuyu daha çabuk anlamasını sağlayacak yeni
örnekler ortaya koyuyor. Ancak şunu da belirtmeliyim
ki, samimi ve önyargısız bakınca bu konuyu kavramak
son derece kolay. Bu verdiğiniz örneklerin hiçbirini
bilmesek bile bir şey değişmez, çünkü durum son derece
açık. Daha önce bu konu üzerinde hiç düşünmemişya da
bu konudan hiç haberi olmamışbir insanın öğrendikleri
karşsında ilk anda biraz tepki göstermesi mümkün. Doğduğumuz
andan itibaren doğru olarak kabul ettiğimiz bir şeyin
açıklamasının aslında bizim bildiğimizden çok daha farklı
olduğunu öğrenmek, bazı insanlarda çeşitli tepkilere
yol açabiliyor. Ancak kişinin asıl amacı doğruyu öğrenmekse,
gerçekleri direnmeden kabul etmesi gerekir.



Bu yüzden her gün yaşadığımız örnekler, bu gerçeği
daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. Ayrıca konunun teknik
olarak açıklanması yetmez. Bunun da ötesine gidip bizi
ne gibi sonuçlara ulaştırdığına bakmamız gerekiyor.


SABRİ: Aslında ben şu ana kadar anlattıklarınızı
gayet iyi anladım. Ama sizin de söylediğiniz gibi bu
konu bizi nereye ulaştıracak çok merak ediyorum. İnsanın
bir anda böylesine yabancı olduğu bir konuya alışması
biraz zor oluyor.


MURAT: Bence de hepiniz içinde bulunduğumuz
durumu gayet iyi anladınız, bu zaten öyle anlaşlması
zor bir şey değil. Bilimsel olarak da kabul edilmişaçık
bir gerçek. Ancak bu konuda kesin kanaatinizin gelmesi
gerekiyor, bu yüzden konuyu bir başka açıdan daha inceleyelim.
Şimdi Sibel, bize seni çok etkileyen ve unutamadığın
bir rüyanı anlatır mısın?


SİBEL: Daha dün akşam bir rüya gördüm ve çok
etkilendim: �ormanda vahşi hayvanların saldırısına uğruyorum.
Can havliyle ormanın patika yollarından var gücümle
kaçarken ayağım çalılara takılıyor, düşüyorum. Aradaki
mesafe bu düşme neticesinde daha da kısalıyor. Ormandaki
bir kulübeye giriyorum. Kapıyı kapatıyorum ve içeriden
kilitliyorum. Fakat vahşi hayvanlar pencereden girmeye
çalışyorlar. Orada elime geçirdiğim bir demir çubukla
ümitsizce kendimi savunmaya, vahşi hayvanları kaçırmaya
çalışyorum. Tam bu sırada dışarıdan gelen korna sesi
ile uyandım. Derin bir nefes alıp gördüğüm şeyin bir
rüya olduğuna şükrettim.












Gözleriniz kapalı bir
şekilde yatağınızda uyurken kendinizi bir anda
rengarenk, çeşit çeşit canlı ile dolu bir ormanın
içinde bulabilir, vahşi hayvanlardan kaçar, bundan
dolayı da büyük korkular yaşayabilirsiniz. Rüyayı
o kadar canlı yaşarsınız ki uykunuzdan uyandırılıncaya
dek bunun bir rüya olduğuna ihtimal dahi vermezsiniz.


MURAT: Yaşadığımız hayatla uyurken gördüğümüz
rüyalar arasında ne fark var? Belki de bunu hiç düşünmediniz
hatta aklınıza bile gelmedi, ama rüyalar bu konuyu anlamakta
bize çok yardımcı olacak. Bir rüya bizi çok etkilese
bile günlük hayatın içine daldığımız andan itibaren
hem etkisini hem de netliğini kaybeder. Biraz önce kan
ter içinde bir kabustan uyanan bir insan, beşdakika
sonra kahvaltısını yaparken rüyanın sarsıcı etkisinden
kurtulmuşdurumdadır. Ya da güzel bir rüya görürken okula
gitmesi için uyandırılan bir çocuk, rüyadaki mutluluğunu
yüzünü yıkarken çoktan kaybetmiş durumdadır.



Rüyadaki olaylar bazen o kadar etkilidir ki insanlar
kimi zaman uyanınca yaşadıklarının gerçek olup olmadığını
düşünürler. Aslında uyandıktan sonra yaşadığımız hayatla
uyurken gördüğümüz rüyalar arasında teknik olarak hiçbir
fark yoktur. Bir insan rüya sırasında, uyanıkken yaptığı
şeylerin hepsini yapabilir; konuşur, yemek yer, nefes
alır, koşar, güler, ağlar, yaralanır, araba kullanır.
Günlük hayatının bir kopyası olan rüya ortamında herşey
zaten bildiği ve alışk olduğu şekliyle vardır. Bu yüzden
rüyadaki olaylara sanki onlar gerçekmişgibi tepki verir.
Bazen korku dolu bir rüyadan çığlık atarak uyanır bazen
de gördüğü güzel bir rüyadan hiç uyanmak istemez.


SABRİ: Ben de geçen ay gerçeğe benzer bir rüya
görmüştüm. Rüyamda sürat motoru ile denizin sularını
yara yara sahilde turlar atıyordum. Komşular deniz kenarında
toplanmış, yeni aldığım tekneyi hayranlıkla seyrediyor
ben de onları etkilemek için daha çok gaza basıyordum.
Denizin kokusunu, süratten meydana gelen sert rüzgarı
ne kadar net hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Motorun
gücü yüksek olduğu için yer-gök motorun uğultusu ile
inliyordu. Denizin suyu motor tur attığında zaman zaman
üzerime sıçrıyor, gözlüğümün camına sıçrayan su damlalarını
silmek mecburiyetinde kalıyordum. Son sürat giderken
motorun altı bir kaya parçasına çarptı ve tekne batmaya
başladı. Kendimi denize attım ve zar zor sahile kadar
yüzerek kurtuldum. Uyandığımda ise, rüyanın etkisiyle
kan ter içindeydim, uzun bir süre kayığa bile binemedim.











Rüyada hissettiklerimizle
uyanınca hissettiklerimiz arasında hiçbir fark
yoktur. Kalabalığın seslerini duyarız, yüksek
dalgaların ortasındayken denize düştüğümüzü görür
ve onun heyecanını tıpkı gerçek hayattaymış gibi
yaşarız.



MURAT: Rüyada yaşadığımız olaylar ne kadar gerçekçi
değil mi? Şimdi rüyalarınızdaki ayrıntıları hatırlamaya
çalışn. Örneğin Sabri Bey, motorla giderken hissettiğiniz
ayrıntıları; sesleri, renkleri, kokuları hatta rüyada
yaşadığınız korku, açlık, neşe, sevgi gibi duyguları
uyanıkken yaşadığınız hallerinden ayırt edebilir misiniz?


SABRİ: Herhalde edemem.




TOLGA: Sizi bilmem ama ben geçen gün gördüğüm
rüyayla gerçek hayatı birbirine karıştırdım. O akşam
erkenden uyumak istedim çünkü ertesi gün ailece Adalar'a
yemek yemeye gidecektik. Kız kardeşim de kendi odasına
uyumaya gitti. Yorgun olduğum için hemen uykuya daldım.
Rüyamda kardeşimden yeni gömleğimi yıkamasını ve ütülemesini
rica ettim. O da hem pantalonumu ütüledi hem de gömleğimi
yıkayıp ütüledi. Bütün safhalarını gördüğüm bu işlemleri
hep yakından takip ediyor, bizzat başnda duruyordum.
Aysun, sabah kalktığımda hazır olacak şekilde istediklerimi
yerine getirmişti. Sabah uyandığımda gördüklerim rüya
mı, gerçek mi tam emin olamadım. Yani gerçekten kardeşim
eşyalarımı ütülemişmiydi, yoksa bu bir rüya mıydı? Biraz
düşünüp gerçek olduğuna kanaat getirdim ve gidip kız
kardeşime teşekkür ettim. Kardeşim şaşrınca anladım
ki bunların tümü rüyamdaki bir olaydı. Hemen lafı değiştirdim.


MURAT: Evet, çok doğru söylüyorsun, bazen rüyalar
o kadar gerçek gibi olur ki insan, gerçek hayatla karıştırır.
Ayrıca şunu tekrar tekrar hatırlatmak istiyorum: Rüya
görürken hissettiklerimizle uyanınca hissettiklerimiz
arasında hiçbir fark yoktur. Her iki durumda da aynı
uyarılara aynı tepkileri veririz. Yani yemek yiyince
tadını hisseder ve doyarız, tehlikeli bir durumda korkup
kaçarız, neşeli bir durumda gülüp eğleniriz. Zaman zaman
ilginç olaylar yaşasak da, hisler hiç değişmez.


SABRİ: Evet buna kesinlikle katılıyorum. Şu
an bile denizde yüzerek kurtulmaya çalıştığım anda suyun
ne kadar soğuk olduğunu hatırlıyor ve hatta hissedebiliyorum.


MURAT: Ancak tüm bunlardan daha da ilginç olan
şey, rüyalarımızda yaşadığımız bu olayları nasıl gördüğümüzdür.
Tolga sen söyler misin rüyalarımızı nerede görüyoruz?


TOLGA: Bu sorunun cevabı çok kolay. Elbetteki
rüyaları da beynimizde görüyoruz. Yani günlük yaşamda
nasıl herşeyi beynimizin algı merkezlerinde yaşyorsak,
rüyada da bu şekilde yaşyoruz. Teknik olarak bir farklılık
yok.



MURAT: Buraya kadar anlatılanları dinlediniz.
Peki Sabri Bey siz söyleyin, gece gözümüz kapalı olduğu
halde, karanlık beynimizin içinde bu kadar net ve renkli
bir dünya nasıl oluşuyor? Güneşnasıl parlıyor, çiçekler
nasıl rengarenk, deniz nasıl masmavi oluyor ve gözümüz
kapalıyken bunları nasıl görebiliyoruz? Görmek için
göze ihtiyacımız yok mu?


SABRİ: Bu sorulara verebilecek cevabım yok.
Ne demek istediğini anladım. Az önce anlattığım rüya
da bunun delili.























Filmde özel olarak tasarlanan bir simülatörle farklı
boyutlar arasında yolculuk yapılmaktadır.




Filmin kahramanı bu simülatöre girer. Ve bedeni
hiç hareket etmemesine rağmen, kendisini bambaşka
bir dünyada bulur.
Kahramanın
bedeni 20. yüzyılda simülatör aletindedir. Ancak
o, kendisini 19. yüzyılda bulur. O herşeyi gerçek
zannetmektedir ama aslında arabalar, insanlar, kendi
kıyafeti, hatta kendi görüntüsü dahi sadece beynine
gösterilen görüntülerden ibarettir. Hiçbiri gerçek
değildir.
Son dönemde
sinema filmlerinde bu gerçekle ilgili konular sık
sık işlenmektedir. Yukarıda bazı sahnelerini gördüğünüz
film bunun yüzlerce örneğinden biridir. Bir simülatöre
bağlanarak tamamen farklı bir yaşantıya geçen, algılar
dünyası içinde kendini gerçek dünyada zanneden insanlarla
ilgili senaryolar son yıllarda sık sık karşımıza
çıkmaktadır. Bu filmler, insanın aslında çok açık
olan fakat düşünmediği için fark edemediği bu büyük
gerçeği kolayca kavramasına yardımcı olmaktadır.

MURAT: Biz dışarıdan bir uyarı almasak da, bir
başka deyişle dünya dediğimiz şeye ait uyarılar yani
ışk, renk, boyut gibi özellikler doğrudan duyu organlarımıza
gelmese bile görüp hissedebiliriz. Bütün bu algılama
işlemleri sırasında bir dünyanın oluşması için duyu
organlarının dışarıdan getirdiği sinyallere ihtiyacımız
yok. Çünkü gören göz değildir, ya da duyan kulak değildir.
Mesela bütün bu algılar suni olarak üretilip doğrudan
beynimizin ilgili merkezlerine ulaştırılsa, hiç olmayan
bir keki yer, hiç olmayan bir ülkeye gider, hiç olmayan
bir çiçeği koklar ve bunların hayal olduğunu da anlayamazdık.


SABRİ: Nasıl yani?



MURAT: Mesela doyduğumuz zaman midemiz beynimize
bir sinyal yollayarak dolduğunu bildirir. Eğer biz aynı
sinyali hiç yemek yemeden beyne yollasak yine kendimizi
doymuşhissederdik. Biraz önceki örnekte olduğu gibi,
bir ağaca baktığınızı farz edin. Gözünüzün beyne gönderdiği
ağaçla ilgili sinyaller vardır. Bunların aynısını biz
suni olarak üretip ilgili sinirlere ulaştırsak, göze
ihtiyaç olmadan da yine aynı ağacı görürdünüz.


TOLGA: Aslında biraz önce verdiğimiz sanal dünya
örnekleri bu konuyu tam olarak açıklıyor. Bakın ben
bu konuyu biraz daha genişletip birkaç örnek daha vereyim,
iyice anlaşlması için.


Bildiğiniz gibi teknolojinin ilerlemesiyle birlikte
simülatör denen sistemler pek çok alanda kullanılmaya
başlandı. Takılan gözlüklü bir başlık ve eldiven bağlantısıyla
hayali bir ortam oluşturulabiliyor ve bunları kullanan
kişi bu ortamları aynen gerçek gibi yaşayabiliyor. Simülatörlerde
kişinin eline taktığı eldiven, içindeki mekanizmanın
etkisiyle parmak uçlarından beynine sinyaller gönderiyor
ve bu sinyaller neticesinde kişi örneğin bir kediye
dokunduğunu zannediyor. Ancak bu mekanizmanın benzeri
kafasına taktığı kaskta da bulunuyor. Algının kusursuz
olabilmesi için kasktan kişinin beynine sinyaller gidiyor
ve bu sinyaller neticesinde kedinin görüntüsü de beyinde
oluşuyor. Bunun yanı sıra kişiye kedinin sesi de dinletiliyor.
Böylece hem görüntü hem ses hem de dokunma hissiyle
algıda mükemmellik elde ediliyor. Ortada tek bir kedi
bile yokken, kişi gerçekten bir kediyle karşkarşya olduğunu
zannediyor.


SABRİ: Şimdi anladım!


SİBEL: Ben de anladım. Düşünsenize, anlattığım
rüyayı görürken birisi rüyama girse ve bana "korkma,
bir rüya görüyorsun, bunların hiçbiri gerçek değil,
şu anda yatağında yatıyorsun, beyninin içindeki şeyleri
seyrediyorsun" dese, onu çok sert bir şekilde tersler,
bana vakit kaybettirdiği için de kızardım. Evet şimdi
daha iyi anlıyorum, gece gördüğümüz rüyadaki görüntülerle,
uyanınca görmeye devam ettiğim görüntüler arasında bilimsel
olarak da, mantıksal olarak da bir fark yok. Zaten bilgisayarlarla,
simülatörlerle böyle üç boyutlu ve gerçekçi görüntüler
yapıp hiç olmayan bir ortamı insanlara yaşatmak artık
sıradan bir olay haline gelmişdurumda.












Yukarıda bir simülatör
aleti görülmektedir. Başa takılan gözlük suni
görüntüler gösterirken, eldiven, insana, aslı
olmayan maddelere dokunduğu hissi verir.



Bu, bana geçen gün seyrettiğim bir filmi de hatırlattı.
Belki siz de izlemişsinizdir. Filmin konusu şu an konuştuğumuz
örnekle aynıydı. Filmin kahramanları bir makinaya bağlanıp
bilgisayar yardımıyla çok farklı mekanlarda, çok farklı
şeyler yaparlarken buluyorlardı kendilerini. Örneğin,
bir spor salonunda Uzakdoğu sporları yaptıklarını zannediyorlardı.
Ama o sırada dar bir odada, bir koltukta oturuyor durumdaydılar.
Üstelik filmin bir yerinde bir oyuncu başroldeki kişiye
gördüğü şeylerin aslında görüntü olduğunu, o anda bir
bilgisayara bağlı olduğunu, içinde dolaştıkları bütün
şehrin, insanların, bilgisayar tarafından hazırlanmışgörüntüler
olduğunu anlatmaya çalışyordu. Filmdeki kahraman inanmayınca
bilgisayar bütün görüntüyü donduruyor, o zaman oyuncunun
kanaati geliyordu.


TOLGA: Evet, o filmi ben de seyrettim ama hiç
bu açıdan düşünmemiştim.











Yandaki karede görüldüğü
gibi filmin kahramanı gerektiğinde insanüstü bir
performans sergileyip, havada uçabilmektedir.
Bunu son derece gerçekçi bir şekilde yaşamaktadır.
Ancak bu, aslında bilgisayar tarafından beyinde
yaşatılan bir hayalden ibarettir. Filmin kahramanı
bu heyecan verici olayları yaşadığını zannederken,
aslında koltuğunda oturmaktadır.



SABRİ: MURAT, ben de anladım ama bu konuyu
biraz daha açar mısın? Ne kadar çok örnek verirseniz
o kadar iyi anlaşlıyor!


















Bahsi geçen filmde başrol oyuncusu
üst karede görüldüğü gibi aslında bir koltukta
bilgisayara bağlı vaziyette oturmaktadır. Ancak
durum böyle olduğu halde kendisini ortadaki karede
görüldüğü gibi Uzakdoğu sporları yaparken veya
alttaki karede görüldüğü gibi kurşunlara hedef
olmayacak kadar olağandışı bir hızla hareket ederken
bulmaktadır. Üstelik herşey öylesine gerçekçidir
ki aktör gözünü koltukta açtığında büyük bir şaşkınlık
yaşamaktadır. Bu da bir ortamı insanlara yaşatmak
için dışardaki somut gerçekliğe ihtiyaç olmadığının
kanıtıdır.


MURAT: Elbette! Bak şimdi senin rüyana dönelim,
rüyanda denizde yüzerken suyun soğukluğunu, suyun kaldırma
gücünü, ağzına kaçan deniz suyunun tuzlu tadını, denizin
kokusunu, kulaç atarken meydana gelen yorgunluğunu,
dalgaların, martıların sesini, kulaç atarken sudan çıkan
sesleri, yüzerken suda meydana gelen dalgalanmayı, köpürmeyi
ve daha yüzlerce, binlerce detayı topluca hissetmedin
mi?












İnsan rüyasında da yukarıdaki
karelerde görülen işlerin hepsini yapar; telefonda
konuşur, ofiste çalışır, kayak yapar, gazete okur,
seyahat eder, çocuğuyla oynar. Rüya görmesine
rağmen tüm bunlar son derece gerçekçidir. Aynı
şey dünya hayatı için de geçerlidir. Aslında her
ikisi de yani rüyada yaşananlar da dünyada yaşananlar
da beyinde algılanan görüntüler bütünüdür. İnsanın,
her an muhatap olduğu bu olağanüstü gerçeği iyice
sindirerek düşünmesi gerekir.


SABRİ: Evet.


MURAT: Bu kadar çok ve alışk olduğun ayrıntı
yüzünden görüntünün gerçek olduğuna tam ikna oldun değil
mi?



SABRİ: Evet.


MURAT: İşte dünya hayatı da rüyadaki algılar
bütünü gibi ve hatta daha da fazla inandırıcıdır. Algıladığımız
uyarılar o kadar fazla, detaylı ve nettir ki birçok
kişi, aksine ihtimal dahi vermeden, ömrünün sonuna kadar
gördüğü herşeyin aslıyla muhatap olduğunu zannederek
yaşar. Ta ki ölünceye kadar... Oysa aynı şey rüyan için
de geçerli. Demin de konuştuk, rüyanda da girdiğin denizin,
oturduğun koltuğun aslıyla muhatap olduğunu zannediyorsun.
Kısacası iyi düşünürsen rüyanda yaşadığın şeylerin de,
uyanınca yaşadığın hayatın da aynı görüntülerden oluştuğunu
anlarsın.


SABRİ: Bunu anlıyorum ama rüyadan uyanınca dünyaya
geri dönüyorum. Yani gerçek dünya, ben rüya görürken
olduğu yerde duruyor. Bu yüzden algıların dışndaki maddi
dünyanın varlığı ortada değil mi?


MURAT: Aslına bakarsan maddi dünya dediğimiz
şey, hakkında hiçbir bilgimiz olmayan, nasıl bir şeye
benzediğini de asla öğrenemeyeceğimiz bir mekandır.
Algılarımız dışnda, kendi başna bir maddeyi biz asla
göremez ve ona asla dokunamayız. İnsan, gözünü açtığı
günden itibaren hep algılarla muhatap olur; okulu, ailesi,
oyuncakları, yediği yemek, bindiği araba, arkadaşları,
karşsındaki güzel bir manzara, evi, odası, işyeri yani
hayatını oluşturan herşey beyninde seyrettiği bir filmden
ibarettir. İnsan duyularından asla sıyrılamayacağı için
dışarıda ne var diye gidip bakması, görmesi de mümkün
değildir. Bu yüzden aslında her insan ömrü boyunca beyninin
içindeki dünya görüntüsüyle muhatap olarak yaşar.


SABRİ: Ama insanlar aya gidiyor ya da ben uçağa
binip başka şehre gidebiliyorum, demek ki bir mesafe
var!



MURAT: Aslında mesafe, derinlik, büyüklük gibi
kavramlar da görüntünün bir parçasını oluşturuyor. Basit
örneklerle bunu anlamak mümkün. Gece rüyanda ayı ve
yıldızları görebiliyor musun? Ya da anlattığın rüyada
olduğu gibi tekneye binip dolaşabiliyor musun?











Mesafe, büyüklük
ve derinlik gibi kavramlar sizi yanıltmasın. Çünkü
rüyanızda da bu kavramların varlığıyla karşılaşırsınız.
Nasıl ki gerçek hayatınızda gökyüzüne baktığınızda
ay ve yıldızları kendinizden belirli bir uzaklıkta
görüyorsanız, rüyanızda da aynı şekilde görürsünüz.
Ama aslında onlar beyninizdeki görme merkezindedir.


SABRİ: Evet�



MURAT: Rüyandaki ay ve yıldızlar uyanık halinde
gördüğün yıldızlarla aynı mesafede değil mi?


SABRİ: Evet ama�



TOLGA: Ben cevap verebilir miyim? Bunu optik
dersinde okumuştuk! Mesafe dediğimiz şey bir çeşit üç
boyutlu görme şeklidir. Görüntülerde mesafe ve derinlik
hissini uyandıran şey perspektif, gölge ve hareket dediğimiz
unsurlardır.


MURAT: Çok doğru! Optik biliminde boşluk (space)
algısı denilen bu algı şekli de renk algısı gibi çok
karmaşk sistemlere sahiptir ama basit bir dille anlatmak
gerekirse şöyle söyleyebiliriz: Aslında gözümüze gelen
görüntü sadece iki boyutludur. Yani yükseklik ve genişlik
ölçülerine sahiptir. Göz merceğine gelen görüntülerin
boyutları ve iki gözün aynı anda iki farklı görüntü
görmesi derinlik ve mesafe hissini oluşturur. Yani bizim
her bir gözümüze düşen görüntü diğer göze gelen görüntüden
açı, ışk gibi unsurlar açısından farklıdır. Beyin bu
iki farklı görüntüyü tek bir resim haline getirerek
derinlik ve mesafe hissini oluşturur.


Hadi bunu daha iyi anlamak için bir deney yapalım.
Tolga sen denek olur musun?


TOLGA: Memnuniyetle!


MURAT: Önce sağ kolunu iyice ileri uzat ve işaret
parmağını göster. Şimdi gözlerini parmağına odaklayıp
sırayla sağ ve sol gözlerini kapatıp aç. İki gözüne
farklı iki görüntü geldiği için parmağının hafifçe yer
değiştirdiğini veya kaydığını göreceksin. Şimdi gözünü
sağ işaret parmağında odaklamaya devam ederken sol işaret
parmağını mümkün olduğu kadar gözlerine yaklaştır. Yakında
olan parmağının çift görüntü oluşturduğunu fark edeceksin,
bu ise algı sisteminde uzaktaki parmağından farklı bir
derinlik oluştuğunun delilidir. Şimdi bu durumdayken
gözlerini sırayla kapatıp açarsan yakındaki parmağın
daha fazla yer değiştirdiğini göreceksin çünkü iki göze
düşen görüntülerin farkı artmıştır.












Yukarıdaki şemada görüldüğü
gibi aslında göz 2 boyutlu bir görüntüyle muhataptır.
Görme işlemi sırasında her iki göze düşen görüntü
sonradan tek bir resim haline getirilir. Böylece
3 boyutlu bir görüntü elde edilir.



TOLGA: Evet doğru söylüyorsun!


SİBEL: Ben de yaptım�Şimdi aklıma geldi, üç
boyutlu film yaparken de bu teknik kullanılıyor; iki
farklı açıdan çekilen görüntü aynı ekran üzerine yansıtılıyor.
Seyirciler renk filtresi veya polarize filtreli özel
gözlükler takıyorlar. Gözlüğün camındaki filtreler iki
görüntüden birini yakalıyor, beyin bunları birleştirip
üç boyutlu görüntü haline getiriyor öyle değil mi?


MURAT: Doğru! Şimdi başka bir deney yapalım.
Sibel, tek gözünü kapatıp etrafına bakar mısın? Derinlik
algılamaya devam ediyorsun değil mi? Peki üç boyut gibi
keskin bir algı nasıl oluyor da tek, iki boyutlu bir
retinada oluşabiliyor?


Bunun cevabı, tek gözle bakıldığında etkili olan derinlik
unsurlarında saklıdır.


İki boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşması,
iki boyutlu bir resimde gerçekçi bir derinlik hissi
oluşturmaya çalışan ressamın kullandığı tekniğe çok
benzer. Bazı ressamlar bu derinlik hissini oluşturmada
çok başarılıdırlar. Derinlik hissini oluşturan bazı
önemli unsurlar vardır, bunlar: nesnelerin üst üste
yerleşmesi, atmosfer perspektifi, doku değişimi, doğrusal
perspektif, boyut, yükseklik ve harekettir. Size bunlarla
ilgili resimler de getirdim.



MURAT: Üst üste gelen görüntüler derinlik hissinin oluşmasında
çok önemli bir unsurdur. Sabri Bey deney sırası sizde.
Şimdi şu iki kalemin birini bir elinize diğerini de
öbür elinize alın. Gözlerinizin biraz uzağında tutun
ama üst üste gelmesinler. Şimdi bir kalemi azıcık uzaklaştırın
ve tek gözünüzü kapatın. İki gözle bakmayınca hangisinin
daha uzakta olduğunu anlamak ne kadar zor değil mi?


SABRİ: Evet haklısın!


MURAT: Şimdi bir gözünüz kapalı olarak iki kalemi
birbirine yaklaştırın ve bir tanesini diğerinin üstüne
getirin, şimdi derinlik ve mesafe daha kolay ölçülüyor
değil mi?


SABRİ: Doğru!



MURAT: Çok ünlü bir Amerikalı psikolog olan
James J. Gibson, doku değişiminin derinlik hissinde
ne kadar önemli olduğunu ilk olarak anlayanlardandı.
Dolaştığımız yüzey, yol ya da çiçeklerle dolu bir tarla
aslında bir dokudur. Bize yakın olan dokular daha detaylı,
uzakta kalanlar ise daha silik gözükür. Bu yüzden bir
doku üzerine yerleştirilen nesnelerin mesafesi hakkında
yargıda bulunmak daha kolaydır.


SİBEL: Sen bunu söyleyince dün gördüğümüz ayçiçeği
tarlası aklıma geldi, bütün bunları birleştirdiğimde,
tarlanın bana neden uçsuz bucaksız göründüğünü daha
iyi kavrıyorum.














Üç boyutlu film
izlerken iki farklı açıdan özel çekilen görüntü
aynı ekran üzerine yansıtılır. Takılan gözlük
sayesinde beyinde 3 boyutlu görüntü elde edilir.
Yani aslında seyircilerin karşısında 3 boyutlu
bir görüntü yoktur. Fakat özel bir teknikle bu
elde edilir. Benzer şekilde insanın dünya hayatında
gördüğü görüntülerin 3 boyutlu oluşu da onu yanıltmaktadır.


MURAT: Ayrıca burada gölge ve ışk unsurları
da devreye girerek üç boyutlu görüntüyü tamamlar. Mesela
ressamların yaptığı resimleri hayranlıkla seyretmemizin
nedeni, gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak resme
verdikleri derinlik ve gerçekçilik hissidir. Perspektif,
uzaktaki şeylerin gören kişiye göre yakındaki şeylere
oranla daha küçük olarak gözükmesinden kaynaklanır.
Mesela bir manzara resmine baktığında uzaktaki ağaçlar
küçük, yakındaki ağaçlar büyük gözükür ya da arka plandaki
dağ görüntüsü ön planda duran insan görüntüsünden daha
küçük çizilir. Doğrusal perspektifte ise ressamlar paralel
çizgileri kullanırlar. Mesela tren rayları ufuk çizgisinde
birleşerek mesafe ve derinlik hissini oluşturur.


SİBEL: Sonuçta mesafe ve derinlik dediğimiz şeyin de beynimizde
oluşan bir algı olduğu ortaya çıktı!



MURAT: Doğru, işte bu unsurların görüntüde üstün
bir ilim ve sanatla kullanılmışolması ve sayısız miktarda
ayrıntının biraraya gelmesi sonucunda, ortaya algılarımızdan
oluşan ama çok gerçekçi ve inandırıcı bir dünya çıkıyor.


SABRİ: Yani şey gibi mi? Eskiden siyah-beyaz
televizyonlarda karlı görüntüleri seyrederdik ama o
kadar etkileyici olmazdı, şimdi sinemaya gidince iyi
çekilmişbir film olursa insan kendini kaptırıyor sanki

gerçekmişgibi hissediyor. Geçen gün ailece dinozorları
anlatan üç boyutlu bir filme gittik, filmi seyretmemiz
için birer tane üç boyut gözlüğü verdiler, ben bile
dinozorları canlı zannettim, hele çocukları hiç ikna
edemedim. Sanki canavarlar sahneden çıkıp üzerimize
gelecek gibi oluyordu.
















Yanda ve üstte,
ressamların gölge ve perspektif unsurlarını kullanarak
resme verdikleri derinlik ve gerçekçilik görülmektedir.
Bu resimlerin tümü aslında düz bir satıhtadır
ama, yapılan çizim derinlik varmış izlenimi uyandırmaktadır.


MURAT: Evet Sabri Bey, haklısınız. Bir görüntüde
ayrıntılar, yani ışk, gölge, boyutlar ne kadar ayrıntılı
işlenirse o görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı
aldatır. Böylece biz üçüncü boyut olan derinlik ve mesafe
varmışgibi hareket ederiz. Halbuki bütün görüntüler
bir film karesi gibi tek bir satıh üzerinde bulunur.
Beynimizdeki görme merkezi 1cm3'lük bir hacme sahiptir,
yani bir nohuttan bile küçük! Bütün o uzak mesafeler,
uzaktaki evler, gökteki yıldızlar, ay, güneş, havada
uçan uçak, kuşlar gibi görüntüler bu küçük mekanda yer
alır. Yani sizin bakıp binlerce kilometre yukarıda dediğiniz
bir uçakla, elinizi uzatıp tutabildiğiniz bardak arasında
teknik olarak bir mesafe yoktur, tümü beyninizdeki algı
merkezinde tek bir satıh üzerindedir.



SABRİ: Bu konuyu ben de anladım. Görüntü, ses,
tat gibi, mesafe ve derinlik hissinin de beynin bir
özelliği olduğu konusunda bir şüphem kalmadı. Ancak
bu neyi değiştirir, ben onu tam anlayamadım. Yani herşeyin
görüntüsünün beynimde olması ne fark eder?


MURAT: O zaman şu sorulara cevap verin: Algılar
dışnda, kendi başna maddi bir dünya ile muhatap olduğumuzu
neye dayanarak iddia edebiliriz? Herşeyin aslı ile karşkarşya
olduğumuz konusunda bir delilimiz var mı?


SABRİ: Dur biraz düşüneyim� Şu ana kadar konuştuklarımızı
göz önünde bulundurursak elimizde bir delil olmadığı
ortaya çıkıyor. Ama bu görüntülerin kaynağı olan somut,
mutlak maddi nesneler olmalı, öyle değil mi?













Bu resimlere baktığınızda
her birinde bir derinlik hissi ve mesafe görülür.
Örneğin en üstteki resimde size yakın ve uzak
ağaçlar vardır. Oysa gerçekte bu iki boyutlu bir
resimdir ve tüm ağaçlar aslında aynı satıhta yer
almaktadır. Ancak perspektif sanatı kullanılarak
böyle bir derinlik elde edilmiştir. O halde hayatımız
boyunca muhatap olduğumuz görüntülerin de aslında
tek bir satıhta olması mümkündür.


MURAT: Sabri Bey, sizin mutlak madde dediğiniz
şey nedir ?


SABRİ: İşte elle tuttuğum gözle gördüğüm, tek
başna var olan, boşlukta yer kaplayan, kütlesi ve hacmi
olan herşey.



MURAT: Mesela şu ileride duran sizin arabanız
maddi bir nesne midir?


SABRİ: Evet.


MURAT: Arabayı madde yapan özellikler nelerdir?


SABRİ: Yapımında kullanılan metaller, boyalar
sonra büyüklüğü ve ağırlığı gibi şeyler.


MURAT: O halde demin konuştuğumuz şeylere geri
dönersek, algılarımızın bize ulaştırdığı araba görüntüsünden
renk, sertlik, ışk, derinlik gibi sadece algıyla ortaya
çıkan hisleri kaldırırsak geriye ne kalır? Daha doğrusu
şöyle soralım: Duyu organlarınızdan beyninize giden
sinirleri kessek veya bir süre durdursak, karşnızda
ne kalır?



SABRİ: Hiçbir şey!













Soldaki resimde
kişiyle uçaklar arasında bir uzaklık olduğu vurgulanmıştır.
Sağda ise elde tutulan bardak uçaklara kıyasla
çok yakın görünmektedir. Gerçekte ise uzaktaki
uçaklar da, adamın elindeki bardak da tek bir
satıhtadır. Kişilerle bu nesneler arasında bir
uzaklık yoktur. Her iki görüntü de beyindeki algı
merkezindedir.



MURAT: Size burada hemen Bertrand Russell'dan
bir alıntı aktarmak istiyorum. Bu, şu ana kadar konuştuklarımızı
zihninizde daha da iyi canlandıracaktır. Russell bu
konuda şunları söylüyor: "�Parmaklarımızla masaya bastığımız
zamanki dokunma duyusuna gelince, bu, parmak uçlarındaki
elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir.
Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların
yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki
aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmışolsaydı, hiç
masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik."4
Yani siz arabanıza dokunduğunuzu düşündüğünüzde bu,
parmak uçlarınızdaki elektron ve protonların beyninize
ilettiği sinyallerdir.


Bu konuyu rüyalarla da açıklamak mümkündür. Sabri Bey,
rüyada gördüğümüz araba görüntülerinin maddi gerçeklikleri
var mı? Kendi arabanızı rüyanızda görseniz, aynı şeyi
söylemeyecek misiniz?



SABRİ: Elbette ki yok, dolayısıyla söylediğinizi
kabul ediyorum. Buradan da anlıyoruz ki, madde denilen
şeyin gerçeğinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz.


MURAT: Merak etmeyin Sabri Bey, bunu hiç kimse
bilmiyor. Madde denilen herşey sadece birer algıdır
bizim için. Algılarımız bize sadece renk, ışk, tat,
koku gibi görüntüyü oluşturan hisleri ulaştırır ama
bunlardan ayrı olarak madde diye bir şey hakkında bir
bilgi ulaştırmazlar. Bu yüzden biz, dışmızdaki dünyanın
gerçekte nasıl olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Bilimin
ulaştığı sonuç da budur. Herşeyin yalnızca maddesel
varlıklardan oluştuğunu iddia edenlerin ise bunu ispatlama
noktasında verecekleri bir cevap yoktur. Bütün ömrümüz
boyunca sadece zihnimizdeki görüntüleri gördüğümüz ve
bütün dünyamız bu görüntülerden ibaret olduğu için madde
adı verilen ve duyularımızın dışndaki bir mekanda bulunan
şeyi tarif etmek, hakkında yorum yapmak mümkün değildir.
Çünkü bu, doğuştan kör bir insanın renkler hakkında
yorum yapmasına benzer bir şeydir. Renkleri hiç görmemiştir
ki tarifini yapsın. Böyle bir tarif yapmaya kalkışan
bir kişi sadece varsayımda bulunmaktadır.











Şayet beyne bir bilgisayar
bağlansa ve bilgisayardan beyne dokunma hissini
oluşturacak elektrik sinyalleri gönderilse, gerçekte
bir dokunma olayı olmadığı halde kişi dokunduğunu
zannedebilir. Simülatör örneğinden de hatırlanacağı
gibi bunu başarmak mümkündür.



TOLGA: Murat, şimdi aklıma geçen gün yaşadığım
bir olay geldi. İki arkadaşmla beraber yazlık evimizin
önünde dolunayı sabit, küçük bir teleskopla seyrediyorduk.
Arkadaşma "Ayın dolunay olarak görünüşü çok güzel, bu
kadar uzaktan böyle pırıl pırıl parlaması da çok etkileyici,
kraterleri, dağları bile belli oluyor. Uzaklığı binlerce
kilometreymiş, müthişbir uzaklık!" derken gözümün alt
kapağı kaşndı. Kaşmaya başlayınca ayın, aşağı yukarı
çeşitli yönlere hareket ettiğini gördüm. Gözümü teleskoptan
ayırdım. Bir gözüm kapalı olarak gözümü kaşmaya devam
ettim. Yazlıklar da, arkadaşm da, boydan boya deniz
ve yazlıktaki bütün evler de kaşmanın şekline göre çeşitli
yönlerde hareket ediyordu. Ay gerçekten de binlerce
kilometre uzakta olsa, göz kapağının kaşnması kadar
basit bir işlemle bu kadar hareket eder miydi? Arkadaşm,
sahil, yazlıktaki evler, deniz çeşitli uzaklıklarda
görünüyordu. Ama hepsi basit bir göz kaşma hareketiyle
toptan hareketleniyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum ki
dışarıda olduğunu düşündüğüm ve uzakta zannettiğim birşeyi
seyrettiğimi sandığımda aslında yanılıyormuşum. Gerçekte
ay da, diğer nesneler de ve hatta kendim de aynı yerdeymişim.
Bunların hepsi yalnızca beynimde oluşan 3 boyutlu bir
görüntüymüş.


MURAT: Çok güzel! Şimdi bir kere daha tekrar
edelim. Yolda yürüyen bir insan aslında beyninin içindeki
yolda yürür, beyninin içindeki arabalar yanından geçer.
Tıpkı rüyasında yürüdüğü gibi tenha bir yolda yürürken
Tolga''nın yaptığı gibi iki gözümüzün alt kapaklarını

hafifçe ovuşturmamız bize bu gerçeği daha iyi hatırlatır.
Yol ve ağaçlar çeşitli yönlere doğru hareketlenir. Bu,
beynimizin içindeki görüntünün hareketlenmesidir. Seyrettiğimiz
televizyonun anteni ile uğraşldığında nasıl görüntü
hareketlenirse burada da aynı sistem vardır. Beynimizin
içindeki televizyonun karşsında oturmuşonu seyreden
bir insan konumundayız, görüntüde ne gösterilirse onu
seyrederiz. Yemek yemek, yolda yürümek, okula gitmek,
işdönüşü arkadaşlarla buluşmak; yani bütün hayatımızı
sanki bir video kasetteki film gibi seyrederiz. Görüntü,
ses, koku, tat, dokunma duyusu beyinde hissedilen duyulardır.
Yani dışdünyamızı, iç dünyamızda yaşarız. Beynimizin
içindeki küçük evimizde bütün hayatımızı geçiririz.
Oradaki TV'den dışarıyı seyrederiz. Bütün bunları beynimizin
içindeki 1 cm3'lük "hücremiz"de yaşarız. O "hücremiz"den
hiç çıkmadan bir ömür süreriz.












Tolga'nın verdiği
örnek üzerine düşünülecek olunursa, kişi aya baktığında
da teleskoba ya da karşısındaki manzaraya baktığında
da aslında aynı satıhtaki görüntülere bakmaktadır.
Oysa bunlar insanı farklı mesafelerdeymiş gibi yanıltabilmektedir.
Bu tür farklı uzaklıklara bakıp siz de Tolga gibi
göz kapağınızın altını kaşıyacak olursanız baktığınız
şeylerin sabit durmadığını, hareketlendiğini görürsünüz.

TOLGA: Mesela renk körü olan bir insanın dünyayı
farklı renklerde görmesi de bu konuya delil olur mu?



MURAT: Galiba bu konuyu iyice anladınız. Evet
sizin de söylediğiniz gibi, insan bir ömür boyu bu görüntüleri
seyrettiği için algıları ona ne ulaştırırsa dünyayı
o şekilde algılar. Duyu organlarında oluşan hasarlar
bozuk bir algıya yol açar, bu yüzden bir renk körü gerçek
rengi anlayamaz. Göz hastaları dünyayı bulanık görür.


SABRİ: Anlıyorum�


MURAT: İnsan ömrü boyunca bu görüntülerin dışna
çıkamaz, bu yüzden gördüğümüz şeylerin bizim gördüğümüz
şekilde olduklarını iddia etmek, bunların gerçekleriyle
muhatap olduğunu düşünmek mantıksız ve faydasızdır.



TOLGA: Bir dakika Murat, ben bir şey sormak
istiyorum, bu konuyu bilen çok kişi var mı? Daha önce
bu konuyu gündeme getiren, anlatan insanlar olmuşmu?



MURAT: Demin de söylediğim gibi bu gerçeği keşfetmişsayısız
insan var. Sadece düşünce alanında değil, bilimin; fizik,
atom, astronomi gibi konularında çalışan, hepimizin
adlarını çokça duyduğumuz ünlü bilim adamları da bu
konuyu bir şekilde anlayıp kendilerince yorumlamışlar.
Materyalist düşünürler, mesela Marx, Lenin gibi insanlar
da bu konuyu o dönemde öğrenmişler ama kendi maddeci
görüşleri açısından çok tehlikeli görmüşler. Bu yüzden
her ne kadar gerçeği bilseler de böyle bir şeyi kabul
etmenin kendi çıkarlarını engelleyeceğini fark edip
bu gerçeğe karşönlemler almaya çalışmışlar. İstersen
sana gerekli kaynakları vereyim, sen de bir araştırma
yap, sonuçlarını yarın konuşuruz.

Hiç yorum yok: